05 Temmuz 2009 Pazar

Street Fighter 4


Atari salonlarında başlayıp, evdeki atarilerle devam eden, sonrasında PlayStation'a ve emülatör aracılığıyla PC'ye taşınan efsanelerin efsanesi SF, nihayet yepyeni bir versiyonla karşımıza çıktı. Hemen indirip yükledim, test ettim. Öncelikle grafik ve 3D olayı harika. Modellemeler falan acayip keyifli duruyor. Atmosfer zaten muhteşem. Klasik elemanlarımızın hepsi duruyor, ek olarak da 3-4 tane karakter koymuşlar. Tabii hepsinin modellemelerinin gelişmiş hali. Aşağıdaki resimlerde görüldüğü gibi. Oynanışı da zevkli. Klasik karakterlerin özel hareket kombinasyonlarının hepsi aynı (aduket, dapdapduket vs..)

Ben gayet beğendim valla. Tavsiye ederim, çok zevkli. Ara sıra girip bi Ken-Ryu yapıp, 2-3 adam dövmek, stres atmak için bire bir.

04 Temmuz 2009 Cumartesi

Burger Addict


Babuş son günlerde acayip Burger King'e sarmış durumdayım. Durumum kötü. Her dışarı çıkışımızda kesin Burger'da alıyorum soluğu, başka yeri reddediyor metabolizmam. Turkcell Kampanyası muhabbetine güzel bir kıyak yapmışlar. 2 tane Whooper Menü (Whooper hamburger, orta boy patates kızartması, orta boy kola) 14,95 TL. Tabii bizi orta boy kesmediğinden, menüyü 1,40 TL farkla King Size'a çeviriyoruz. 18 liraya yakın bir fiyata, 2 kişi hayvan gibi yiyip kalkıyoruz. Mis gibi de doyuruyor valla. Kolası bitmiyor, kalkıp yolda yürürken devam ediyoruz içmeye hatta.. Ne McDonald's, ne KFC, ne de Adanalı Fırat Usta.. Burger King'ın et lezzetini hiçbirine değişmem valla. King of Burger yani.

Tabii, filinta gibi vücudum yakında bir yağ kütlesine dönerse, o zaman hamburgeri azaltmayı düşünebilirim belki.

"Sıra bende ablacığım"

Serena Williams, 2009 Wimbledon Şampiyonu.

Kamera arkası ??!

video

Diyecek söz bulamıyorum. Yani yayınlanmayacağı çok açıkken, böyle bir sahne sırf eğlence olsun diye çekilebilir mi? Spoiler falan yok anasını satayım, herkes izlesin. Diziyi hiç izlememiş olanlar bile.

How I Met Your Mother izleyenler videonun başını hatırlayacaktır. Ama videoyu izlemediyseniz devamı biraz farklı gelecek. Ted'i hatunla konuşması için ikna eden Lilly, Marshall, Barney üçlüsü odada yalnız kalıyorlar ve olan oluyor. İlk izlediğimde önce ufak bir dumur yaşadım, ardından hahahahhhasfdasfdasflşhırutsad...

The Midnight Meat Train


Lions Gate, bombayı patlatmış valla. Saw serisinin ilk 2 filminden sonra gerçekten etkileyici bir film yapmayı başarmışlar sonunda.

Korku/gerilim sinemasının, herkesin yaptığı gibi klişelerden öteye gidememesiyle iyi bir taşşak geçiyor film. O derece bir senaryo var. Yeni bir soluk gibi resmen. Senaryo dışında trenden çekimler, kamera oyunları muhteşem. Örneğin, kamera uzaktan herhangi bir nesneyi gösterirken, kamera bir anda nesne yerine geçip, olayları o nesnenin gözünden izlememizi sağlıyor, aniden. Bu nesne zaman zaman tünellerde 200 km hızla süzülen bir tren olurken, bazen havada kanlar içinde uçuşan insan kellesi oluveriyor. Spoiler da vermek istemiyorum pek, filmin konusunu anlatmak yerine çok beğendiğimi söyleyip, Ekşi'den bir arkadaşın yorumuyla bitiriyorum:

"ah katil kim acaba?" gibi sorular sormuyorsunuz, sordurmuyorlar. katilin yüzünü veya 'eserini' (artık öyle deniyor ya) gizlemiyorlar. fakat bir şeyi köküne kadar sorduruyorlar, "niye ulan niye?!"

Not: Filmin ismi bir çok yerde "Meat (et)" değil de "Meet (buluşma)" olarak yazılmış, öyle zannediliyor. İndirdiğim DVD'nin isminde bile "The Midnight Meet Train" yazıyor, ilginç bir şekilde. Aslında filmi hiç izlemeyip sadece isim olarak düşününce "meet" daha mantıklı geliyor tabii ama filmi izleyince olayı anlayabiliyorsunuz.

03 Temmuz 2009 Cuma

Lost Bilgisayarı


20'li yaşlarda genç ve iri arkadaşımızın birisi hoş bir çalışmaya imza atmış. 5 sezondur hayranlıkla izlediğimiz LOST'ta bulunan klişe durumları, efektleri değerlendirerek kendini hafif ironik, hoş bir üslupla videoya çekiyor, Lost bölümleri gibi. Tabii anlatarak ne olduğunu kapmanın imkanı yok. Öncelikle adresini vereyim; http://lostbilgisayari.blogspot.com/

Bir girin, izleyin. Blogun en altındaki ilk Pilot bölümden başlayarak, sezon finali olan 8. bölüme kadar izleyin. Bir de 2. sezon teaser'ı var ahahahah. Zaten bölümler 30-40 saniyelik. Lost'u izlemiş olan herkesin mutlaka ilgisini çekecektir. Ne kahkahalarla güldürüyor, ne de "ulan çok saçma" dedirtiyor. Hafif tebessümle izliyorsunuz, bu. Sadece "what?"lı sahnede baya güldüm yalnız.

Açıkçası 2. sezonu da merakla bekliyorum. (Yalnız, Lost'u hiç izlememiş olan biri bundan birşey anlamaz, üstüne üstlük saçma bulur, peşinen söyleyeyim, sonra "ben Lost'u izlemiyorum da, bu saçma sapan şey de ne?" demeyin)

Cutest Fan Ever

Team USC.

Laker RonRon!


İlginç olaylar dönmüş gece. Serbest kalan Aaarıza Houston'la anlaşırken, Ron Artest'i de biz kapmışız. Resmen Ariza-Artest takası gibi oldu lan.

Bu durumda kârlı olan taraf çok net Lakers. 2 nedeni var. Birincisi, daha ucuz fiyata Ariza'nın 2 versiyon yükseğini aldık resmen ulan. İkincisi ise, Ariza, Houston gibi bir takımda bize verdiği katkıyı veremez. Bizde savunmaların süperstarlara yoğunlaştığı anlarsa flaş gibi patlayan, boş üçlükleri sıralayan bir adamdı Ariza. Yao'suz Houston'da bu pek mümkün değil.

Enteresan bir hamle Houston için. Eğer contender bir takım kuramazlarsa Ariza hiçbir işe yaramayacak. Lakers içinse kağıt üzerinde muhteşem bir kadro oluştu. Resmen lige hakaret gibi. Fish-Kobe-Ron-Gasol-Bynum.. Hey yavrum hey. Şimdi iş, Odom'u tutmakta. Odom'u kesin tutmak lazım takımda, kesin.

Sports #39

02 Temmuz 2009 Perşembe

Biz eskiden... #12


Resmi görünce yüzünüzde hafif bir tebessüm oluştu mu? Veya bir an için 10-15 sene öncesine gittiniz mi? Eğer bunlardan hiçbiri olmadıysa çocukluğunuzda eksik birşey var demektir. Bu minik eğlenceler, ileride yapılacak C4, TNT patlamalarına geçmeden önce yapılan staj niteliğindeydi bizim için. Neler yapardık oğlum..

90'lıların Explosive Hayranlığı

Birkaç çeşit temel patlayıcımız vardı. Bunlardan en yaygın ve ucuz yollu olanı Kızkaçıran'dı sanırım. Sigara kalınlığında (biraz daha kısa) ve beyaz renkteydi. Kağıda sarılmış şekilde, içinde beyaz bir toz (tabii yaa, keşif için bazen paramızı heba eder, açar içini incelerdik) ve ucunda kısa bir fitili olurdu. Kibriti yakardık, fitile değdirirdik ve ortamdan uzaklaşırdık. Fitil bitip, beyaz toza ulaşınca birden tiz bir sesle havaya fırlar ve aynı ses tonuyla, rastgele sağa sola savrulamaya başlardı vuiiiijjjssstt diye... Sonra azalan bir sesle söner ve yere düşerdi. Bu yüzdendir ki, yakınlarında durmak pek tekin gelmezdi bize. Uzaktan havada nasıl savruluyor diye izlerdik ama çok hızlı hareket ettiği için ayrıntısını göremezdik. Meraklıyık be usta. Ama çok fırlamaydık oğlum. Çareler tükenmiyordu. Madem havada izleyemiyoruz, biz de yerde izleyelim o zaman derdik. Yere koyar, ucuna da taşı koyup sıkıştırırdık ki havaya uçmadan olduğu yerde patlasın. Ateşlerdik, patlardı, tabii uçamadığı için olduğu yerde götünü sağa sola savurur, sönerdi. "Oğlum böyle zevkli olmuyormuş amınaaküim" deyip, bir dahakine yine uçururduk. Yüksek yerelere koyar, ucunu yakıp çatıdan aşağı atarak denerdik. İlla farklı birşeyler olacaktı.


Tabii ilk olarak kızkaçıranın marifetlerinden ve onu nasıl farklı şekillerde kullandığımızdan bahsettim ama geriye kalan şeylerde de benzer şeyleri denerdik, çatıdan atma gibi. Hepsine tekrar değinmeye gerek yok. İkinci en popüler patlayıcımız... Tabii ki Torpil. Farkı neydi? Bir kere bu kızkaçıran gibi uçmazdı. Olduğu yerde öylece patlardı, ama çok çok yüksek ses çıkardığı için bizim için büyük amcaların filmlerde patlattığı bombalara daha benzer gelirdi. Gerçekten çok ses çıkarırdı yalnız. Arabaların falan alarmını öttürür, kediyi köpeği 4 mahalle öteye kaçırır, mahalleliyi balkonlara çıkarırdı. Bu nedenle baya gözdeydi bizim için. Torpili iyice tanıyıp, birkaç deneme patlatması yaptıktan sonra tabii ki sıradan açık alan patlamaları bizi kesmeyecekti. Nasıl, ne şekillerde denerdik? Tabii ki en gözdesi cam şişelerdi. O zamanlar cam şişelerde sütler olurdu baba. Tabii, camın içinde patlatınca patlamanın şiddeti otomatikman 2 katına çıkıyordu patlayıp etrafa saçılan cam parçaları nedeniyle. Tehlikeliydi ama, açık alanda yapmak gerekirdi, yoksa Faruk Amca gelip ağzımıza sıçardı valla. Sonra, şerefsizliğin dozunu arttırıp araba lastiklerinin dibinde patlatıp arabaya birşey olacak mı diye beklerdik. Ağaç kovuklarına koyar, ağacın patlama sonrası halini merak ederdik. Pek birşey olmazdı tabii, sadece biraz kararırdı kovuk kısmı. Plastik şişeler içinde bile denerdik lan. Çöp konteynırının içine atardık, tuğlaların arasına sıkıştırır patlatırdık vs. vs... Yaratıcılık diz boyuydu babafido.


Bunun dışında explosive olarak Mini Füzeler olurdu. Yüksek ses çıkararak çok yükseğe dik şekilde fırlardı. Binaların çatılarına falan kaçardı, hiç yere düşmezdi. Düşerse peşinden gider yanmış barutu incelerdik. Mantar Tabancaları vardı bir de. Birbirimize sıkardık öylesine. Çıtırpıtır/Çatapat dediğimiz, yere sürtünce veya üzerine taşla vurunca çatur çutur ufak patlamalar halinde kıvılcım çıkaran şeyler de vardı. Bizim gözümüz daha yüksekteydi tabii.

Bayramlarda coşardı bakkal sahipleri. Çocukların cebi para dolduğundan, mahallece marketlere hücum eder avuç avuç alır, toplu patlamalara imza atardık. Yan yana 3-5 torpili aynı anda patlatmalar, 8-10 tane kızkaçıranı birbirine bantlayıp aynı anda uçuşa bırakmalar... İşte bizim çocukluğumuzun özeti.


Ah be Elena! & Hayvan Serena!


Ulan bir ara amma ümitlenmiştim Williams finali olmayacak diye. Ah ulan be, off. Öyle zor durumlara soktu ki Serena'yı zaman zaman. Ama tabii Serena defalarca finale çıkmış, şampiyon olmuş biri olduğundan çok kolay kalktı her türlü zorluğun altından. Aynı gücü Dementieva gösteremedi. Neyse. Valla bıktım koca götlülerin finalini izlemekten. Birazdan da Venus-Safina maçı var, Venus muhtemelen sürprize izin vermeyip kardeşinin karşısına dikilecektir finalde.

Bu arada maçları D Spor ve CNN Türk veriyor. Yalnız uydudan ikisini de izleyemiyorsunuz şifreli olduğu için. Normal anten takarsanız CNN'den izleyebilirsiniz. Yarına de erkekler yarı final maçları var aynı şekilde...

Magazin mode on: Bu arada Elena Dementieva, gülmediği ve suratını ekşitmediği sürece çok güzel hatun. Yalnız o iki ifade çok fena bozuyor yüz ifadesini.

Kader Keita


Galatasaray'ın geçen yıldan beri titizlikle sürdürdüğü, isim yapmış, kaliteli oyuncuları sessiz sedasız, kimsenin haberi olmadan transfer etme geleneği sürüyor. Kewell, Baros hep aynı tarzda transferler oldu. Hiçbir dedikodusu bile çıkmadan, anlaşma sağlandığı resmi kaynaktan bildirildi. Şimdi de Abdul Kader Keita, Olympique Lyonnais'den 3 yıllığına bonservisiyle alınmış. Birincisi, Galatasaray'ı böyle bir tutum sergileyip kolpa medyayı hep ters köşeye yatırdığı için tebrik ediyorum. İkincisi, bir ara 16 milyon avroluk bonservis bedeli ödenmiş bir oyuncuyu takıma kattığı için bir daha tebrik ediyorum.

Türk futboluna ve takıma hayırlı olsun.

Federer dokuz doğurtuyor


Mirka Vavrinec
. Fedex'in hamile eşi.

01 Temmuz 2009 Çarşamba

The Last House on the Left


Aylar sonra sinemaya gittim. Dvd Rip'lerin, Bluray'lerin içinde yaşadığım zerzenişli serüvenin içinde arada bir dolby surround ses sistemli, devasa ekranlı, karanlık ve yumuşak koltuklu ortamlarda da film izlemek gerekmiş cidden.

Arkadaş ortamıyla gidince genelde korku, gerilim, vahşet içeren filmlere girmek tercih oluyor nedense, nedensiz vahşete aç gençler tarafından. Yalnız bu filme "korku" filmi demek yanlış olur sanırım. Orada bir anlaşalım. Daha çok gerilim diyebileceğimiz tarzda, thriller olayına kaymış baya bir. Film güzel. Oyunculuklar hiç fena değil, pek abartı sahne yok. Sadece gerilimli ve ne olacağı sessizce beklenen sahnelerde, bekleme anlarını çok uzun tutmuşlar. O heyecana rağmen sıkabiliyor zaman zaman. Onun dışında gayet izlenebilir, hoş film. Çok özel bir yanı olmasa da.. Öyle. Filmde çok fena rahatsız olduğum tek bir nokta var, ama spoiler içeriyor. Ona göre. Dikkat.

*** SPOILER ***
Ortalara doğru, kıza tecavüz sahnesi acayip rahatsız ediciydi. Filmde zaten seksüel unsurlar bolca kullanılmış, tamam ama zaten cinsel istismar olan tecavüz olayını, bir de filmde 17 yaşında olan bir kızın üzerinde uygulamışlar. Hayır, bu da yetmezmiş gibi, tecavüz sahnesinin zorlama kısmı o kadar ayrıntısıyla işlenmiş ki, kızı 2-3 kişi tutmaları, suratını toprağa dayamaları, kıpırdayamayacak hale getirilmesi ve kızın inanılmaz çığlıkları. Harbiden o ara kafam çok fena attı, çıkıp gidecektim filmden yeminle. O kadar rahatsız oldum ki, yazıya dökemem yani. (Bu arada, tecavüze uğrayan hanım, biraz sonra bahsedeceğim hanımın ta kendisidir)
*** SPOILER ***


Bunun dışında filmde Mari rolünü oynayan Sara Paxton da çok tatlı, farklı güzelliği olan bir hanımefendiymiş. Keşfetmiş olduk.

Merak konusu: Real Madrid


Casillas, Pepe, Gago, Robben, Huntelaar, Van der Vaart, Cristiano Ronaldo, Kaka, Benzema, Raul... Ve dahası. Real Madrid son yılların en "gösterişli" kadrosunu kurdu bile. "En iyi" diyemiyorum, çünkü tehlikeli bir kadro. Nitekim benim için en iyi kadro geçen seneki United kadrosudur, finalde Barça'ya kaybetmelerine rağmen. Generaliyle, askeriyle çok üst düzey bir takım oluşturmuşlardı. Neyse. Zaten merak konusu olan da bu. 'Takımda askerlerden çok generallerin olması her zaman kimyayı bozar' olayı, neredeyse her zaman geçerli bir tezdir. Real Madrid'in daha önce yaşadığı hüsranların bazılarında bunun net örnekleri vardır. Hatta en yakın örnek olarak, geçen sene Milan'da buna canlı canlı şahit olduk.

Real'in nefes almadan bir de Ribery'i katacağı söyleniyor. E o da gelirse öehh artık. Şaka gibi bir ofansif orta saha hattına sahip olacaklar. Artı olarak Guti'li, Raul'lü, Robben'li kadrolarında pis işleri yapacak adamları olmasına var da, kadroyu bu kadar bomba adamla doldurduktan sonra o adamların oynamalarına yeterince fırsat kalacak mı, bilemiyorum. Drenthe'si, Gago'su, Diarra'sı... Bakalım...

İlginç bir takım oldu Real. İzlemeye değer her ihtimalde.

Edit: Benzema'yı da aldıkları resmi olarak açıklanmış. Hadi buyrun...

"Sana git diyemem"

video

Helal çocuk.

30 Haziran 2009 Salı

Esaslı spor gazetesi


Bugün berberde tıraş sırası beklerken kendi adıma çok yararlı birşey keşfettim ve yeni bir karar aldım. Bundan sonra her gün Habertürk Gazetesi alıyorum.

Kocaman olan saçlarımı kırptırmak üzere sıra bekliyordum. Masanın üzerinde Star, Yeni Asır ve Habertürk gazeteleri duruyordu. Fotomaç falan var mı diye altları kurcalayayım derken HT Spor yazan bir gazete buldum, ki ilk defa duyuyorum böyle bir gazetenin varlığını. Okumaya başladım ve inanın yaklaşık 12-14 sayfalık gazeteyi 15-20 dakika içinde yalayıp yuttum, okumadığım yer kalmadı. Adamlar cidden işi güzel yapmışlar. Zaten kolpa transfer haberlerinden falan eser yok. Herşey olduğu gibi, gayet güzelce kağıda dökülmüş. Sadeliğin güzelliğini yaşıyorsunuz. Ve adının hakkını veriyor, gerçekten de "spor" gazetesi, Fotomaç gibi spor gazetesi olduğunu iddia edip futboldan başka birşey barındırmayan bir yayın değil. 1 tam sayfayı Wimbledon'a ayırmışlar, 2 tam sayfa basketbol var, 1 sayfa da halter ve diğer sporlardan haberler vardı.

Habertürk Gazetesi'nin yanında ek olarak veriliyor. Tavsiye ederim. Gerçi internet yüzünden, artık pek gazete okunmuyor ama benim gibi gazeteyi eline alıp okumanın keyfinin farklı olduğunu düşünen sporsever için biçilmiş kaftan.

Arda Turan - Fenerbahçe - Galatasaray


Bu üçlü arasındakiler tuhaf. Türk futbolunun pek şahit olmadığı türden şeyler geçiyor. Fenerbahçe inatla istiyor (bir yalanlama da gelmediğine göre), Galatasaray "parayla alamazsınız" modunda devam ediyor. İlginç tabii.

15 milyon avroların ortada döndüğü söyleniyor, bilemiyorum. Ciddi bir para. Ama Fenerbahçe bence kendini küçültüyor biraz. Arda zaten defalarca söyledi "olamaz böyle birşey, parayla ölçülebilir birşey değildir bu" diye. Ben GS'lı olduğum için söylemiyorum. Yani sadece Arda için değil, örneğin Tuncay için de aynı şey geçerli, mesela. Profesyonellik falan tamam da, GS-FB davası bu ülkede farklı bir boyutta. Arda'nın "kesinlikle Fener'de oynamam" tutumunu hoş karşılamak gerek. Haklı adam.

Fenerbahçe'nin 5 kez falan ciddi teklif götürdüğü söyleniyor ve yalanlama gelmediğine göre doğru gibi. Aziz Yıldırım'ın yapmaya çalıştığı şeyi de anlıyorum. Emre'den sonra Arda'yı da kaparak öpücük göndermek istiyor Galatasaray camiası ve taraftarına. Ama daha fazla ısrar kendini rezil eder sadece. Paranın satın alamayacağı şeyler edebiyatı tam böyle durumlar için işte.

Fedex, almaya gidiyor...


Roger Federer'in aslında geçen seneki Wimbledon'dan bu yana süregelen bir hikayesi var, şu an bulunduğu durumu anlatan... Yıllardır 1 numara olan Roger, geçen seneki Wimbledon'a da favori olarak başlayıp öyle devam etmişti. Finale kadar hiç set vermeden, 3-0'lık hayvani seriler ile gelip, unutulmaz finalde Rafael Nadal'a boyun eğmek zorunda kalmıştı.

O günden sonra hiçbir şey istediği gibi gitmedi Federer için. Saçma sapan noktalarda turnuvalara veda etmek zorunda kaldı birkaç defa, 1 numarayı Nadal'a kaptırdı. Oysa biz Federer'i mental açıdan bir King Kong bilirdik. Geriden gelerek en çok oyun alan adamdı o. Ama çok bariz ki, 5 yıldır üst üste aldığı o kupayı kaptırmak psikolojik açıdan etkilemişti paşayı. O dönemden bugüne kadar yine şampiyonluklar yaşadı, Nadal da yaşadı. İlginç şekilde elendiği oldu, Nadal'ın da oldu. Ama git gide kendini toparladığına şahit olduk Fedex'in.

Ama bir buçuk ay önce, Madrid'de işler birazcık değişti. Federer yaklaşık 1 yıl sonra Nadal'ı kendi seyircisinin önünde, hem de en iyi olduğu toprak kortta 2-0 yenerek şampiyonluğa uzanıyordu. Ardından Roland Garros'da, Nadal'ın çeyrek finale çıkamadan elendiği bir ortamda, Nadal'ı bizzat eleyen Robin Soderling'i finalde 3-0 yenerek bir Grand Slam şampiyonluğuna daha imza attı. Tabii belirtmekte fayda var, özellikle son turnuvada Nadal'ın kendisini rahatsız eden sakatlıkları olduğu biliniyordu.

Federer için değişen bir şey var mıydı? Teorik olarak hayır. Hala o öldürücü vuruşları, sakin oyunu devam ediyordu. (..) Nadal defalarca Federer için tarihin en iyisi olduğunu, ondan çok şey öğrendiğini, onun kendisine çok şey kattığını hayranlıkla ve tüm samimiyetiyle dile getirmişti. (..) Konuya geri dönüyorum. Ama pratik olarak bence değişen bir şey vardı. Nadal da Federer'e bir şey katmıştı. Federer mecburen bunu oyununa eklemek zorunda kalmıştı. Nadal'ın Federer'i sürekli yormaya yönelik oyunu, paşaya mutlaka ki katmıştı bir şeyler. Artık Federer'i çok daha fazla yatay ve dikey koşuşturmalar içinde görebiliyoruz. Basketbolda hustle denilen oradan oraya atlama, koşma olayı ilk başta Nadal'ın mükemmeliyetinde vuku bulmuştu bizim için. Federer de bu özelliği zorla üzerine yapıştırmak zorunda kaldı, Nadal'la yaptığı 5 kilo kayıplı müsabakalarda.

Neyse...

Ve 1 yıl sonra tekrar geldik o muhteşem merkez korta. Wimbledon 2009'un en bomba haberi, Nadal'ın sakatlık dolayısıyla katılamayacağını açıklaması oldu. Bu rekabet anlamında tenissever için buruk bir haberdi elbet ama Federer için de muazzam bir şans anlamına geliyordu. Kısacası... Fedex, eğer Wimbledon'ı şampiyonlukla tamamlarsa 1 yıl sonra tekrar zirveye oturacak. Ve rekabet muhtemelen daha da sıcak bir hal alacak.

Peki ilk 3 turu tamamlanan Wimbledon'da neler oldu? Federer 3 turu, sadece 1 set vererek geçti ve dördüncü turda, en son Garros'da yendiği Soderling ile karşılaşacak. Bu kez çok kararlı. Ve sanırım onun elinden bu şampiyonluğu almak çok zor olacak.

Turnuva devam ettikçe yazarım ara ara.

28 Haziran 2009 Pazar

R.I.P.