31 Ağustos 2009 Pazartesi

Varsa yoksa Ayhan Akman!

Ankaraspor 0 - 2 Galatasaray

Valla öncelikle, o kadar tıkanık, gergin ve sinir bozucu bir maçtı ki, 75. dakikaya kadar.. Maçı arkadaşların ısrarıyla bir kafede izledik ve bütün topluluk inanılmaz gergindi, bir türlü gelemeyen gol yüzünden. Kewell'ın 74. dakikadaki golünden sonra, bizim arkadaşın hiç tanımadığımız biriyle havada kucaklaşmasına şahit oldum (harbiden).

75. dakikaya kadar gelmeyen golün en büyük nedeni bence, geriden ayağa pas yapan bir orta sahanın olmayışı (Arda da sol açıktaydı uzun bir süre) ve rakip ceza alanının önünden geri gelen topları dağıtacak adamın bulunmamasıydı. Bunların da sözlük anlamı Ayhan Akman'a tekabül ediyor. Haberi olmayanlar için söyleyeyim, Ayhan sakatlığı nedeniyle bu maçta oynamadı, bir süre daha oynayamayacak. Sarp, Topal mücadele olarak üst düzeyler, eyvallah, ama bir Ayhan'ın farkı işte burada ortaya çıkıyor. Ayhan hem ayağa kısa-uzun paslar yapabilip, hem de driblingle hızla çıkabiliyor ileri..

Kadro derinliği denip duruyor, önemini bu kadar net görebileceğimiz az maç vardır. Bu da o maçlardan biriydi. 60'tan sonra çıkan adamlar Elano, Keita, Baros; girenler Kewell, Aydın, Nonda!.. Ve giren 3 oyuncu da direkt olarak skora etki ettiler. Bu da, doğru değişiklikleri yapan Rijkaard'a tekabül ediyor.

Varsa yoksa Milan Baros!

Sevmek...


Sevmenin pek az çeşidi vardır gönül raflarında. Birini ya da bir şeyi, seversiniz ya da çok seversiniz. Ama iş 'sevememe'ye gelince, sonsuz seçenek vardır önünüzde. İster sinir olursunuz, ister gıcık olursunuz, iğrenirsiniz, tiksinirsiniz, hatta sık sık nefret bile edersiniz. Ne yazık.. Ne yazık ki, insan sevmeme çeşitlerine harcıyor mesaisinin çoğunu. Oysa 'sevin' dedi Tanrı.. Adı sevgili olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına. 'Ben seni seviyorum ama dur bakalım, sen de beni, benim seni sevdiğim kadar seviyor musun?' Oysa 'sevin' dedi Tanrı! Önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe. Karşılık istemeden, pazarlıksız sevin, sizi seveni de sevmeyeni de.. Oysa 'sevin' dedi Tanrı. Önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe...
- Hilmi Duran

Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği Bana Bir Şeyhler Oluyor adlı oyunun, Altan Erkekli'nin canlandırdığı Hilmi Hoca karakterinden bir replik...

30 Ağustos 2009 Pazar

"Adam eksilince oyun rahatladı"

Fenerbahçe 2 - 1 V. Manisaspor

Bu espriyi benim kankayla PES oynarken çok yaparız, hatta espri olmaktan çıkıp, cıvık bir şeye dönüşmüştür. Maç sırasında bir taraf kırmızı kart görür, buna rağmen üstüne gol atarsa bu cümle kaçınılmazdır; "Benim alan çok sıkışıktı olum, adam eksilince oyun rahatladı, goller geldi nuhahahh.."

Aynı muhabbet oldu Fenerbahçe-Manisa maçında da. 70 dakika tıkanık giden maçta, Emre'nin oyundan atılmasıyla 3 gol birlikte geldi. Üstelik ilk ve son goller kırmızı kart gören takımdan..

Bu işi tırıvırısı tabii de, Manisa salaklığına doymasın artık. Hakem hataları falan bir kenarı da, Fenerbahçe zaten kötü durumdaydı beraberlikten sonra, maçı o noktaya getirmişsen ve buna rağmen orta sahada berabere bitsin diye top çevirirsen kaderine razı olacaksın. Fenerbahçe ise çok kötü oynadığı bir maçı, can havliyle kazanarak önemli bir işe imza attı. Bu tür 3 puanlar, aslında 3 puandan çok daha fazla şey ifade ederler, kafaya oynayan takımlar için.

Bu arada, maçtan güzel bir kare.

Hayattan tiksindiren şeyler #18

Aman allahım.. Az önce kabuklu fındık yerken içinden çıkan kurdu görmeden ısırdım. Isırdıktan sonra fark ettim kıpırdayan bir şeyi ısırdığımı, sonra çıkarınca da kurdu gördüm. Tükürmekten bir hal oldum, inanılmaz bir hissiyat. Offff...

"En çok okunan kişisel gelişim dergisi"


Geçen D&R'a girdim, amacım yeni bir dergi almaktı. Krizin tükettiği NBA dergileri, bunca blogun olduğu ortamda işlevini yitiren futbol dergileri, bir yararını göremediğim PC dergileri ve artık sıkıldığım erkek dergileri dışında bir kategori arıyordum kendime. Resimde gördüğünüz dergiyi aldım, Genç Beyin. Daha kapağında bile, her bir başlıkta "sizi bu dergiyle adam edicez" kıvamında şeyler yazıyor gördüğünüz gibi. İlgimi çekti, alayım dedim. Bir de işte "şöyle okunuyoruz, böyle satıyor, ödüllerimiz var" gibi ibareleri görünce gaza geldim. Heralde vaad ettiği şeyleri en azından bilimsel araştırmalar falan ışığında öneriyorlardır dedim.. Ah eşşek kafam, o kadar iyi olsa zaten ismini duyardık değil mi?

"Türkiye'nin en çok satan, okunan aylık kişisel gelişim dergisi" derken de mi hiç düşünmedim yahu? Ulan zaten kaç tane var ki...

"Çözümsüz ve çaresizlere özel sayı" iddiası altında başlayan dergide, bu vaad dilen şeyler, okudukça anlıyorum ki klasik kadın dergisi ibareleriymiş; "yatakta başarılı olmanın 20 sırrı" , "erkeğini mutlu etmek için 10 ipucu" tarzı tatavalarmış meğersem.. İşin daha da ilginci, gayet bilimsel ve mantıki yoğunlukların olduğunu sandığım derginin, her sayfasında Ramazan-ı Şerif'in bereketinden, hayrından falan bahsediyor.. Tamam, güzel de ne alaka? Sürekli her yerde dini sözler, hikayeler, hatta hadisler... Yazılarda, her 3 cümleden birinde "nasipse", "inşallah" , "kısmet olursa" , "cenab-ı rabbim kurban olduğum" tarzında kalıp kelimeler var. Elbette ki kötü bir şey değil bunlar, ama kapakta bunu vaad etmiyorsunuz ki be abi... İnsan böyle bir dergide bunları görünce afallıyor ister istemez.

Bir de içinde "okuyucu köşesi" var, okuyucular öyle methiyeler düzmüş ki, sanırsınız evrenın sırrını veriyor dergi... Ne dolanlar.. Kimisi kendini bu dergi sayesinde bulduğunu iddia ediyor, kimisi bu derginin hayatını kurtardığını söylüyor, kimisi eğitim için gittiği ABD'de kendini bu dergi sayesinde kurtardığını söylüyor.. Of of of... Ya bütün okuyucu mektupları dergiyi hazırlayanların hayal ürünü, ya da Aziz Nesin haklı, bu Türk milleti hakikaten aptal...

Dinimiz amin...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Sports #47

Eylül...

Yazın sonuna doğru yaklaşmanın verdiği üzüntüyle birlikte -nitekim okul dolayısıyla artık sabahlara kadar uyanık kalma dönemi mazi olacak- bir mutluluk da var tabii. Ligler başlıyor, NBA yaklaşıyor ve tabii ki diziler başlıyor. Düzenli olarak takip edeceğim 4 dizi var sadece. Aslında daha çıkacak istesem ama bu iş + okul temposunda takip etmem mümkün olmayacak hepsini. Yoksa House MD, Fringe, Dexter, Heroes falan devam edecektim ama bıraktım onları... Kafa yoracak dizi olarak bir tek Lost kaldı takip ettim. Geri üçlüde ise How I Met Your Mother, Two and a Half Men ve Big Bang Theory gibi 3 muhteşem komedi dizisi var. Başlığın amacı da bu 3 dizi zaten. Üçü de Eylül'de dönüyor nitekim. Yani üçünün de başlamasına bir aydan az bir süre kaldı, heyecanım bundan. Bir bakalım dizilerde nerede kalmıştık...

*** SPOILER ALERT! ***

Two and a Half Men

Dizi, 5. sezona muhteşem bir finalle veda etmişti hatırlarsanız. Alan'ın yazdığı film senaryosuyla başlayan efsane bölüm, Judith'in, Charlie'nin evinden doğuma kaldırılması, Herb'in hastanede başına gelenler, Alan'ın eski aşkı Melissa ile hastanenin sekreteri olarak karşılaşması, Charlie'nin rahatlığı ile devam ediyordu. Ama Charlie ve diziyle ilgili esas kilit nokta, tek eşliliğe Chelsea ile alışmaya başlayan Charlie'nin kafasının geri dönen Mia yüzünden karışmasıydı*. Zaten bölüm de, hastane maceraları bittikten sonra, Alan'la Charlie kafede otururken, Mia'nın Charlie'yi görüp selam vermesiyle bitmişti. Ki Married with Children'dan sonra ilk kez bu kadar bağlandığım bir komedi dizisi olan 2.5 Men, olayın bu hale gelmesiyle bence çok daha eğlenceli bir duruma geldi. Bakalım neler olacak... İnşallah 10 sezon sürer. (7. sezon 21 Eylül'de başlıyor.)

*Bu arada itiraz edeni vururum: Mia >>>100kere>>> Chelsea. Tamam, hadi Chelsea'nin muhteşem göğüsleri dolayısıyla 100 kere olmayabilir, ama her türlü Mia diyorum.

How I Met Your Mother

Cidden acayip bir dizi. Her şey var ve inanılmaz bir kurgu cidden. Bu diziyi sürekli annenin kim olduğunu tahmin ederek izleyenlere allahtan acil şifalar diliyorum öncelikle. Ki bu kafada arkadaşlarım var malesef. Oturun izleyin ulan işte, kırk yılda bir geliyor böyle dizi, tadını çıkarın. Öncelikle nasıl bittiğini hatırlayalım... Bu dizi, 2.5 Men gibi olaylar örgüsünden çok, durumların açığa kavuşmasıyla bitti. En ilgi çekici olanı da, Barney ile Robin'in birbirlerinden resmen hoşlanıyorlar olması. Marshall ve Lily ise muhteşem aşklarını evlilikle sürdürüyorlar ve Marshall yıllardır içinde kalan karşı çatıya atlama eşiğini geçti. Ted ise hala sap. En son profesor oldu ve karısıyla bunun sayesinde tanıştığını ve hatta kendisinin ders verdiği sınıfta söyledi ve dizi bitti. Anne kim mi? Umrumda değil. (5. sezon 21 Eylül'de başlıyor. Evet, zaten sürekli 2.5 Men ile aynı gün yayınlanıyor. Şölene bak sen...)

Not: Hani her dizinin başında Ted çocuklarına anlatıyor ya hikayeyi. Oradaki Ted'in kızı ne kadar güzel bir şeydir öyle yaa... Robin falan hikaye. Ted'in çok taş biriyle tanışması lazım, "işte bu" diyebilmek için.

The Big Bang Theory

Gelelim bizim abazan genius'lara... Tabii diğerleri gibi olaydan çok, birbirinden bağımsız bölümler halinde, çerez şeklinde gidiyordu Big Bang. Ta ki sezon finaline kadar. Burada da aşk meşk işleri yoğunlaştı. Penny'nin Leonard'dan resmen hoşlandığını, yukardaki resimdeki replikten anlamış olduk. Bizim dörtlü, 3 aylık bir araştırma için kuzey kutbuna gittiler ve gitmeden önce Penny'nin kapısına "hoşçakal" demek için gelen Leonard, beklediği "gitmesen olmaz mı?" cevabını alamadı. Ama Penny'nin, kapıyı kapattıktan sonra kendi kendine söylediği "keşke hiç gitmesen" babında cümleden (resimde) anladık Leonard'a boş olmadığını. Fakat tabii dizi, bizim dörtlünün kutupta kaldığı minik evi göstererek bitti. Hatırlarsanız ilk sezon da benzer bitmişti. Penny ile Leonard arasında elektriklenme olmuş ama 2. sezonun başında öğrenebilmiştik devamını. Fakat o zaman Penny gerçekten hoşlanmıyordu. Sadece deneme amaçlı bir süreçti, bu kezse galiba gerçekten hoşlanıyor. Bu arada diziden haberi olmayan adam, aşk dizisi falan sanacak hahahah. Bariz geyik dizisi lan. Süper. Hadi bakalım. (Bunun yayınlanma tarihi henüz resmileşmedi.)

28 Ağustos 2009 Cuma

Beşiktaş ölmüş, ağlayanı yok!


Yine beraberlik, hem de İnönü de. İşler kötüye gidiyor. Sahaya da yine adam girdi falan son dakikada.. Normalde garanti ceza olması gereken bu harekete ceza gelmeyecek tabii, 2 hafta önce Rambo Okan olayında Fener'e vermedikleri için. Tıpkı Arda'ya maç sonu sahaya girdiği için vermedikten sonra, Daum'un akredisyon kartı olmadan girmesine de veremedikleri gibi. Lafım Beşiktaşlılar'a veya Fenerliler'e değil elbet. Nitekim ne Daum'a, ne Arda'ya ceza vermek mantıklı şeyler değil zaten. Değil de bunu, bu konuları yüksek mahkemelere çıkarıp, karar aşamasında değerlendiren TFF düşünsün artık.. Federasyon böyle olacağını tahmin edemedi tabii, ama müstehaktır. "Hiçbir takıma karşı adil olamayan" bu topluluğa müstehaktır. Artık herhangi bir durumda sahaya adam girince nasıl ceza verecekler? Verirlerse nasıl bir tepki olacak? Falan filan, neyse, konumuz o değildi. Bakalım Tabata ilaç olabilecek mi, Beşiktaş'ın bu ölü gibi oyununa..

Ulan blog da futbol bloguna döndü iyice.. Neyse ama gündem kalabası..

Panathinaikos'un korkusu...

Kuradan sonra, GS'ın gruptaki en büyük rakibi olan Pana'nın forumlarını dolaştım da, adamlar ciddi ciddi Galatasaray'dan korkuyorlar ulan. Bazısı "hiç Türk takımı gelmesin" derken, bazısı "Fener gelsin" diyor, geneli ise GS'ı kabus grubuna koyuyor. İşte şu sayfada yazan bazı ilgili yorumlar...

Kuradan önce:

"2. torbadan Türk takımı gelmediği sürece grubu 1. bitirebiliriz."
"Bize Fenerbahce, Levski Sofia, Ventspils gelse ne güzel olurdu."
"Umarım Galatasaray gelmez!"
"Kabus grubu: Galatasaray, Twente/Aston Villa, Genoa olurdu heralde.
"
"Türk takımlarından bu kadar korktuğunuzu görmek ne üzücü. Ama yine de umarım Türk takımı gelmez :) "

Kuradan sonra:

"Pao ve GS kesin tur atlayacaklar, belli oldu.
"Pek hoşuma gitmedi. Açıkçası bu yıl GS ile oynamak hiç istemezdim. Çünkü büyük ihtimalle İstanbul'dan utanarak döneceğiz."

Grup olalım grup! #2


Fena kuralar değil. Fenerbahçe'ninki biraz daha kolay gibi. Galatasaray, en azından Yunanistan gibi zor bir deplasmana gidecek, Fener'in böyle bir durumu yok. İlk torbanın en kötü takımını (Steaua) seçtiler, orası güzel. Galatasaray da yine ilk torbanın alttaki takımlarından birini seçse de, Yunanistan deplasmanı her zaman zordur. Twente fena takım değil klasmanına göre, Sheriff'i ise hiç bilmiyorum doğal olarak. Galatasaray'ın avantajı, ülke olarak güzel yerler çıktı, Balkanlar'da dolaşıp duracaklar.. Cimbom da, Fener de gruptan 1. çıkar diyorum, ahan da... Bu arada, Yunanistan deplasmanı zordur.

Hayırlı olsun.

Beşiktaş: Tabata & ŞL


Öncelikle Tabata'yı almış Beşiktaş, bir hayırlı olsun çekelim. Daha önce de söyledim, Tabata Türkiye için çok iyi bir adam ve etrafındaki adamlar iyi oldukça onun da performansı artacaktır. Beşiktaş için çok yerinde, harika bir hamle oldu. Elano gelmeden önce sorsalar seve seve görmek isterdim bizim takımda. Bir Galatasaraylı olarak üzüldüm açıkçası. Yalnız, bonservisi için 8 milyon avro ödenmiş. Biraz fazla değil mi? Tabii ederi tartışılır ama, sanırım Anadolu kulüpleri arasındaki rekoru kırdı Antep. Kırmamış da olabilir.

Öte yandan Şampiyonlar Ligi kuraları çekildi. Manchester United, CSKA Moskova ve Wolfsburg. Valla bence güzel grup, kim ne derse desin.. United maçlarını direkt geç zaten, 1. torbadan gelecek takımdan puan alması zaten zordu Beşiktaş'ın da, diğerlerinden koparabildiği kadar puan koparma konusunda başarılı olabilir Beşiktaş. Yine de gruptan çıkamayacaklarını düşünüyorum ama, iyi kuralardan birini çektiler bence.

Daha ilk maçtan United'la oynamaları da ayrı bir olumsuz durum, hem de İnönü'de.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Teoriler... #2


Yok arkadaş, bu kızın göğüslerde garanti bir problem var. Baksana lan, bariz biri diğerinden daha büyük. Kompleks yaptım yahu...

http://s118.photobucket.com/albums/o114/Jr-Kobe/Lena Gercke/

Leş gibi kokuyor, acayip lezzetli...

Kopanisti Peyniri

Geçen gittim teyzemlere, kuzeni alıp dolaşacaktım biraz. Kapıyı çaldım, teyzemi öptüm "geliyo mu Uğur?" dedim, teyzem "geç içeri biraz" dedi, geçtim. Oturdum, eniştemle falan da muhabbet ettik. Ailenin lisanslı yiyicisi olduğum için, eniştem bana "bak sana bir şey tattırcam, bakalım beğenecek misin?" teklifinde bulundu. Şöyle bir tasta krem peynirinin buruşuğu kıvamında diyebileceğim bir peynir getirdi, bir de çay kaşığı, "bak bakalım tadına, özel peynir bu, teyzen yaptı" dedi. Çay kaşığının ucuyla almaya yöneldim ki, burnumda dayanılması güç bir koku. Öyle böyle değil ama. Yani bozulalı yıllar olmuş bir peynirle, lağım kokusunu karıştırmışsın gibi, tarif edilemez ağırlıkta, berbat bir koku.

- Bu ne be, bana bozuk peynir mi yediriyonuz?
+ (Gülerek) Yok onun özelliği bu, bir tadına bak.
- Yok enişte bunun tadına bakılmaz ya, offf...
+ Oğlum ölmezsin ya, minik bir parça al.

Diyalogundan sonra, birkaç ısrarın ardından almayı düşündüğüm miktarın çeyreğinin çeyreği kadar, mini minnacık bir parça alıp ağzıma götürdüm. O minnacık parçada bile ağzımda öyle keskin ve hafif acımsı bir tat bıraktı ki, "bu ne be?" gibi anlamsız bir tepkiden sonra bir parça daha aldım, bu kez çeyrek çay kaşığı kadar. Böyle çok keskin baharatlı, özel bir peynir gibi ama hafiften itici bir acılığı da var. İnanılmaz olumlu yönde bir farklılık hissettiriyor, ama 3. kaşığı da aldıktan sonra, tattaki keskinlik genizde bir yanmaya dönüştü ve yemek zorlaştı. Neyse uzatmayım, olayı bağlayayım.

Yediğim şey özel Kopanisti peyniriymiş. Bazı kesimlerde genelde Acı Peynir olarak da bilinirmiş. Ama o kadar ağır bir kokusu ve keskin bir lezzeti var ki, hem kokuyu hem keskinliği azaltmak için beyaz peynir ve zeytinyağı ile karıştırmak gerekiyormuş. Eniştem bir tabak daha getirdi, işte o seyreltilmiş haliydi. Ekmeğe sürdü ve elime tutuşturdu. Yemeye başladım. Şu ana kadar hiç alamadığım, acayip bir lezzet. Bizim krem peynir kıvamında ama çok daha bambaşka bir tat. Buna rağmen, seyreltilmiş olanın kıvamını iyi ayarlayamadığını söyledi eniştem, doğru karışımı yakalayınca lezzetine doyum olmadığını da ekledi. Peyniri teyzemin yapmadığı garanti de, eniştem köy hayatından gelen bir adam, heralde köyden falan getirtmiş dedim, ki yanılmışım. Rum peyniriymiş bu, Ege'nin kırsal kesimleri başta olmak üzere özellikle Çeşme Alaçatı'da üretiliyormuş. Keçi sütünden yapılıyormuş, lor peyniri kıvamında 1 aydan fazla süreyle her gün yoğuruluyormuş. Acılığı da böyle doğuyormuş. Bu yüzden seri üretimi yok, sadece evlerde yapılıyormuş. Doğma büyüme İzmirli olarak ilk kez deniyor, hatta duyuyor olmam da beni hiç şaşırtmadı, nitekim eminim etrafımdaki çoğu insanın da haberi yok bu lezzetten. Enişteme de Alaçatı'dan, bir tanıdıktan gelmiş.. Eniştem de bende reaksiyonlarını denedi. Gerçekten inanılmaz bir lezzet.

Eğer olur da bir gün rastgelirseniz şans eseri, sakın kokusundan dolayı uzak durmayın. Bu lezzetin tadına bakmadan göçüp gitmeyin bu diyarlardan...

O bir fenomen...



Yok böyle bir sound, yok böyle bir reklam...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Emre Belözoğlu



Geçenki Fenerbahçe yazımda Emre için "provakatörlük yaptı, tahrik etti" deyince, Fenerbahçeli kardeşimizin biri yorumlarda bana güzelce giydirip "Bu maçta değil. Hatta Emre'nin kendini dizginleyebilmesi bence çok büyük bir karakter davranışı olmuştur bu maçta!" diyerek son noktayı koymuştu. Ben de gerekli makul cevabı verip "eyvallah" çekmiştim. Yukarıdaki videoda da Emre'nin kendini dizginlediği görüntülerden biri bulunmakta. Büyük karakter davranışı olmuş cidden, kendini dizginlemese ne olacaktı acep?

Sanatsal Sapık #11

25 Ağustos 2009 Salı

İdam cezası hakkında...


Defalarca tartışılmış, klasik bir soru aslında. İdam cezası olmalı mı? Kendi fikrime geçmeden önce, yorumlarda sizin düşüncelerinizi bekliyorum.

İdam olmalıysa, neden olmalı? O kadar büyük suç işleyen şerefsizler gerektiği cezası bulsunlar diye mi, yoksa yeni işlenecek suçlar için caydırıcılık olsun diye mi? İkinci sorudan başlarsak. Türkiye'de idam yok, ABD'de var. Ve idamın uygulandığı ABD'de suç oranı buradan çok çok daha yüksek. Bu da nasıl yorumlanabilir? Bence zaten, işleyebileceği suç seviyesi o noktalara gelmiş bir mahluk içinölüm çok da büyük önem taşımıyor. 70 kişiyi öldürmüş bir seri katil, öldürülmekten korksa zaten yapmaz. İlk seçeneğe dönersek, bu kadar büyük suç işleyenler cezasını bulacak mı idamla? Bence hayır. Neden? Ulan, 5 yaşındaki bir çocukla ilişkiye girmeye çalışan bir adam, zaten vicdanen ölmüştür. O orospu çocuğunu idam etmek ona yardım etmek demektir, bu hayattan kurtarmak demektir. Bir sonuca varamamış gibi gözüksem de aslında kafamda düşünceler var. Aslında böyle büyük suç işleyen insanları haberlerde falan ilk izlediğimde yüzlerce kez "asacaksın bu ibneyi" tepkisini vermişimdir. Ama bence, son saydığım nedenden de ötürü, bir insana verilebilecek en büyük ceza ömür boyu hapistir. Dediğim gibi idam edersen, adam 1 dakikalık acı çekecek, sonra buradan gidecek, nereye gidiyorsa artık (orası dine giriyor). Ama ömür boyu hapis, eski günlerini özlettirecek, özgürlük hayali kurduracak ama bunu başaramayacak anlamına gelmektedir, ki bu çok daha büyük bir zulümdür ona. Bence.

Coştu bir kere...


Mike Powell (8,95 ile uzun atlama dünya rekortmeni) bana 9 metre atlayabileceğimi söyledi. Emekli olmadan önce mutlaka uzun atlamaya geçmek istiyorum. Bunu da denemem gerek. 400 metre konusunda ise, şimdilik böyle bir kararım yok. Ama hocam, 'Hadi yeni bir şey deneyelim' derse 2012 Olimpiyatları'nda 400 koşabilirim.

Hayattan tiksindiren şeyler #17


Bu dakikadan sonra bayıyor arkadaş, ne yapsan bayıyor. Hala izleyebilen varsa saygılarımı iletiyorum ama artık ekranda aynı yüzleri, aynı tabloyu, mavi kutuları ve turuncu tezgahı görmekten içim sıkıldı. Neyse ki Acun da bunun farkında ki, bitiriyor programı yavaştan.. Acun'un yeni prodüksiyonlarını bekliyoruz, nitekim başarısız bir girişimi yok kendisinin.

Ne demiş ünlü düşünür Cem Yılmaz: "Come on Acun!"

Rambo Okan'dan 10 bin adet!

Diyarbakırspor 1 - 3 Fenerbahçe

Tabii bunca olaydan sonra, futbol konuşmak zorlaşıyor. Sahada futbolcuya taş atmak veya saha girmek ne demektir. En ağır ceza verilmelidir her şeyden önce. Yalnız Fenerli oyuncuların aşırı provakatör tavırlarını da görmezden gelmesin kimse, doğruya doğru. Olayların da ateşlenmesiyle bütün maç provokasyon yaptılar. Kazım'ın terbiyesizliği falan.. Hele Emre..

Neyse, futbola dönersek. Olaylar olmasa maçın seyri iki taraf için de farklı olabilirdi. Ama mevcut durumda, elbet Fenerbahçe kazanmayı hak eden ve hakkını alan taraftı. İyi oynamasa da.. Ki Rıdvan Dilmen, Fenerbahçe'nin şu an Türkiye'de en iyi pas yapan ve organize olan ekip olduğunu iddia ediyor, ki bence alakası yok. Ha olabilir de, buna şu an karar vermek zor. Ama Rıdvan'ın bunu bu maçtan sonra söylemesi cidden komik. Fenerbahçe bu maçta gerçekten iyi oynamadı yahu. Ama yeterli olan rakipten iyi olmaktır ve öyleydi. Ayrıca ilk golün hazırlanışı ve bitirişi ne muazzam bir olaydı öyle? Vallahi güzel gole acıkmışız. Dün Elano, bugün Gökhan... Eyvallah.

Maçtan sonra Aziz Yıldırım'ın basın açıklamasından sonra, embesil muhabir arkadaşlardan birinin şu sorusu da son derece manidardı: "Sayın Başkan, Diyarbakır'da çok sayıda Galatasaray taraftarının bulunması, bu olaylarda etkin rol oynamış olabilir mi?" Neyse ki Yıldırım ciddiye almayarak, geçiştirdi.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Nasıl yani?

Bir kez daha soruyorum; Nasıl yani?
(İroniyi anlamayanlar için link)

Sports #46

Federer devam...


Wimbledon'dan beri tenis yazmıyorum. Benim her sene böyle olur. Wimbledon'dan sonra 1-2 ay duraklama dönemine girerim. Merkez Kort'ta o kadar üst düzey mücadeleler izliyoruz ki, sonraki birkaç turnuva bana biraz fıs geliyor. Takip ediyorum tabii ama Federer dışında hiçbir maçı izlemiyorum falan.. Neyse.

ATP Cincinnati Masters'ı da Fedex aldı. Bir önceki Masters'da Nadal'la birlikte çeyrek finalde elenen Fedex, bu kez finale çok rahat geldi ve aynı rahatlıkla Djokovic'i devirerek şampiyon oldu. Tabii yarı finalde Nadal'ın Djokovic'i eleyip finalde Fedex'le oynamasını hayal etmiştik ki, bir Federer-Nadal finali daha izleyebilelim ama olmadı. İşin ilginci, tekrar form tutuyor denilen Nadal'ı çok rahat devirdi Djokovic.

Daha büyük turnuvalar geliyor, takipteyiz...

23 Ağustos 2009 Pazar

Varsa yoksa Milan Baros!

Galatasaray 4 - 1 Kayserispor

"Elano'nun golü sdfasdfas!!!" diyerek başlayalım muhabbete...

İlk yarı iyi, ikinci yarı çok kötüydü aslında Galatasaray. Elemanın kendi kalesine golü olmasa yine de Kayseri'nin bu hücum gücüne karşı koyamazdı bence. Hatta Baros'un ilk yarıda verilmeyen 2 net penaltısı var bence. İkisinde de topla alakasız indirdiler herifi. İkinci yarı, Keita-Elano değişikliği pek hoşuma gitmedi aslında, Aydın'ın çıkması daha iyi olurdu gibi geldi, çünkü çok ezildi ama Rijkaard sanırım Aydın'ın biraz dayak yiyip pişmesini istiyor. Nitekim Kayseri çok sert oynadı. İkinci yarının ilk 15 dakikası, Cimbom baktı Kayseri üstüne gelemiyor, skor da 2-1 olunca, biraz rahatladı, maç zevksizleşti. Taa ki bütün milleti uyandıran muhteşem Elano golüne kadar.. Gole hem taraftar çıldırdı, hem de oyuncular acayip sevindi. Sabri'nin en son yumağın üstüne atlayışı inanılmazdı.

Ha bu arada, hakemin de sanki öne çıktığı bir maçtı. Dediğim gibi bence 2 penaltı dışında, Kayseri'nin kendi kalesine attığı pozisyonu yaratan korner, korner değildi. Yine Baros'un içinde olduğu bir sürü çekmeli, itmeli pozisyonu es geçti hakem. Baros çok hızlı ve çevik olduğundan, defans oyuncuları anca çeke, ite indirebiliyor kendisini. Arkasına kattığı adamı gittiği yere kadar kovalıyor, faul yapılmadığı sürece. Türk hakemleri de alışık değil tabii, at gibi koşup, güçlü olan, rakibin indiremediği topçulara.

Gelelim başlığa.. Aslında bir çok pozisyonda saç baş yoldurdu Baros. Hatta gol atamasaydı ezberci basın yine başlardı anlatmaya "Baros formsuz!" diye. Bu adamın gol atmasına gerek yok, defalarca söyledim bunu. Baros acayip bir adam. Türkiye'ye hiç gelmemiş bir adam. Bu tip forvetlerin gol atamıyor olması formsuz olduğu anlamına gelmez. Baros çok başka bir oyuncu. Hayvan gibi, maşallah. Deli gibi koşuyor, enlemesine, diklemesine, derinlemesine koşuyor. Adam eksiltiyor. Topu önüne, sırtına rakibi aldı mı yetişmek ve indirmek mümkün değil. Çok kuvvetli, süratli ve çevik. Bu özelliğiyle bir çok rakip savunmacıyı üzerine ve etrafına topluyor, pozisyonlar yaratıyor. Yaptığı koşularla da takım arkadaşlarına alan açarak yardımcı oluyor gol yollarında. Bu da gol atmak kadar değerli bir şeydir. Tıpkı Hakan Şükür'ün formsuz dönemlerinde olduğu gibi. Bir kafa topunda iki kişi marke ederdi, böylece boşluk açılırdı. Baros'a ne zaman formsuz diyebiliriz? Uygun pozisyonlarda golü yapamazsa, sık sık yanlış yerlere hareketlenirse, çok top kaptırırsa.. Baros bunların hiçbirini yapmıyor. Zaten bütün bu özelliklerinin üzerine, bir de sürekli gol de atıyor olsaydı, kimse darılmasın ama şu anda Galatasaray'da oynamıyordu. E iki tane golünü de attı adam, pozisyonunu buldu mu affetmiyor.

Öte yandan, şimdiye kadarki tüm maçlar içinde, en dişli rakip buydu Galatasaray için. Kayseri'yi beğendim ben, iyi takım. Makakula denen forveti nereden buldular bilmiyorum ama, Türkiye ligine göre çok kuvvetli, fizikli, Servet'in bile birebirde fizik üstünlük kuramadığı bir adam. Eğer mental sorunlar yaşamazlarsa, bence üstleri zorlayacaklar yine...

Sabrina Seyvecou


Choses Secrètes (Secret Things) 'i izledim geçenlerde. Çok ilginç bir Fransız filmi. Her ne kadar ilginç bir yapısı, tuhaf ve güzel replikleri ve farklı hatta bir noktadan sonra felsefik bir anlatımı olsa da, birçok kişi tarafından "konulu erotik film" damgası yemekten kurtulması zor bir film. Benceyse, cinselliği dışında da gayet ilgi çekici, farklı bir yapım. Hatta bazen kafa bile karıştırıyor. Hatta ve hatta.. Tabii ben anlamadım ama, sağda solda okuduğuma göre Camûs'ya, Mahabharata'ya ve Shakespeare'in Lady Machbeth'ine bile gönderme yapan bir film olduğu söyleniyor.

Neyse. Benim filmde ilgimi çeken bir başka şey ise resimlerde yüzünü, başlıkta ismini gördüğünüz hatun. Filmin en başından itibaren masumluğu ve duru güzelliğiyle dikkat çekmemesi imkansız zaten. Ufak bir araştırma yaptım, birkaç filmde daha rol almışlığı var. Şuradan, başka bir filmdeki fotoğrafını görebilirsiniz mesela. Olay bu. Fazla şey beklemeyin bu posttan.

Loser kimdir? - #9

Yıllar sonra hiçbir şey ifade etmeyecek olan resimler çekendir. [Arşiv]

Gözlük



Hahahahhah muhteşem. Sakinleştirici gözlük. Benim bu durumdaki tahminim, görüşü zaten siyah-beyaz olan köpeğin, gözlüğü takınca gördüğü şeyler daha bir kararıyor, bu da şaşkınlık yaratıyor hayvancağızda.

Ramazanda bloga hatun resmi koymuyorum...


E çok günah olum. Mübarek ayda yapılır mı öyle şey? Yok öyle birşey tabii ki. Bu ne lan? Pfff.. Bu zihniyette insanlar kırılmasın, ama alenen götümle gülüyorum kendilerine. Hem de her fırsatta. Burada dinle, islamiyetle dalga geçiyormuşum gibi bir düşünce de olmasın. Alakası yok. Nitekim ateist de değilim, başka bir dinden de.. Ama itirazım var bazı şeylere. Aha resmi olarak bloga dini karıştırmış bulunuyorum ama kusura bakmayın artık, yapacak bir şey yok.

"Ramazan'da içki içilir mi amına koyim?" .. Efendim? Ne diyosun? 11 ay boyunca, bir ihtimal aklına gelince müslüman olan herkes, bu bir ay boyunca "olur da belki allahı kafaya alırım" diye bir aylık islama dönüyor. Buna Cuma arifesi ve kandillerde içki içmeyen ayyaş grubu da dahil. Ulan günahsa günahtır, biter. Bu işin ramazanı, üç ayları, beş ayları mı olur? Ha belki vardır harbiden de ama, alkol manyağı bir adam "ulan zaten alkol günah, paso günah işliyoruz, sikimde değil de, bari daha büyük işlemeyelim" diye içinden geçirirken, o an ne işliyor?

"Ramazan'da 31 günahmış lan!" güruhu da bir başka tıbbi vak'a. 11 ay Jenna Jameson'ı, bir paket 1 liralık ıslak mendil ve kısa Winston box ile birlikte eğreti gelin olarak odasında yaşatan adam, ramazanda pornoya küsüyor. İnanılmaz.

Peki soruyorum.. Her türlü içkiyi içen adam, neden domuz eti yemez? Kur'an'da alkol de, domuz eti de günah derken, alkolün günah katsayısı 6, domuzunki ise 9 mu yazıyor? Ya da kurban bayramının ilk gününde akşam yemeği için, "rakının yanında kurban eti olmaz" cümlesini ilk kuran muhterem hangi zihinsel fonksiyonlarını kullanarak böyle bir laf sarfetmiştir acaba?

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Teoriler...

Lena Gercke, Alman, 1988

Her şey iyi güzel, hanım kızımız da pek bir çekici de, sanki sağ ve sol göğüslerde boyut uyumsuzluğu var gibi. Merak edip bir kaç araştırma yaptım. Araştırma dediğim yazılı değil, nitekim kendisi pek bilinen biri değil. Sadece resimlerine falan baktım, görsel araştırma yani. Neyse.. Bu ve bu resimlere baktım, harbiden sol göğsü daha büyük gibi görünüyor (bize göre sağ). Ancak şu resimde de aynı gibi, bir problem gözükmüyor. İşin ilginci kız model ve TV sunucusu, böyle bir probleminin olması zor gözükse de, bir teori daha ürettim. Üstte gördüğünüz resimde göğüsler silikonsuz ve boyutu farklı görünüyor. Ancak en son şu resim diye linkini verdiğim resimde de bariz şekilde silikonlu olduğunu görüyoruz. "Bu ve bu" şeklinde ilk koyduğum iki resimlerde ise çok emin olmasam da, silikonsuz gibi. Bu da "göğüsleri farklı boyuttaydı, silikonla düzelttirdi" teorimi doğrular gözüküyor. Sadece tek resmini görüp hoşuma giden bir hatun için biraz fazla teori ürettim sanırım. Bağışlayınız...

http://s118.photobucket.com/albums/o114/Jr-Kobe/Lena Gercke/

Sports #45

21 Ağustos 2009 Cuma

Brrrşşştt..


Misery ; 90 yapımı bir film. Az önce izledim filmi, geçen bir blogda görmüştüm. Pff o neydi lan öyle? Harbi tam psikopat filmiymiş. Funny Games geldi direkt aklıma. İzleyin, tavsiye ederim yani, fazla diyecek de bir şey bulamadım.

İlk elden 4'te 4


Neden 4'te 4? Galatasaray ve Fener eler demiştim, nitekim ilk maçtan elediler. Sivas ve Trabzon elenir demiştim, nitekim ilk maçtan elendiler.

http://caglaryildiz.blogspot.com/2009/08/grup-olalm-grup.html

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Tabak

Hazır yemekten açmışken muhabbeti...

Hamburger


How I Met Your Mother'dan, Marshall hayatında yediği en güzel hamburgeri tasvir ediyor... 4x02 Best Burger in New York adlı bölümden...

O... Bir hamburgerden çok daha fazlası. Hele o ilk ısırık... O ilk ısırık nasıl bir cennettir... O susamlı hamburger ekmeği, aşağısındaki ketçap ve hardalın üzerinde usulca istirahata çekilmiş bir meleğin çilli göğsü gibi. Çeşnisi, baştan çıkarıcı bir lezzet ahenginde birbirine karışmış. Ve sonra... Bir turşu... En şen, küçük bir turşu... Bir dilim, ince, taze domates... Ve bir yaprak, taptazecik marul, ve... Ve bir kıymalı köfte... O kadar enfes ki... Ağzınızda döner, parçalara ayrılır, ardından da tatların ve baharatların evreninde tekrar birleşir. Öylesine lezizdir. Bu, ızgara et ve tost ekmeğinden oluşan önemsiz bir sandviç değildir. Bu, besin yoluyla bizimle konuşan Tanrı'dır.

İyi çocuk, kötü şans...


Size bir iyi, bir kötü haberim var. İyiden başlıyorum...

Worst Week. Yeni keşfettim bu diziyi. Zaten yeni dizi, daha ilk sezonu yeni bitmiş. Kısaca, "çok iyi niyetli ama doğuştan uğursuz bir herifin başına daha neler gelebilir?" sorusunun cevabını veren, acayip eğlenceli bir dizi. Two and a Half Men gibi yaratıcı veya How I Met Your Mother kadar komplike değil, ama oturun ve amansızca gülün, o kadar. Abartı tabii ki fazlaca var ama zaten dizinin konusu bu olduğu için rahatsız etmiyor. Oturup 15 bölümlük ilk sezonu 2 günde bitirdim, bana mısın demedi.

Kötü haber ise; İlk sezonu gayet beğenilmiş olmasına rağmen, CBS tarafından 2. sezonu iptal edilmiş. Hala, başka bir kanal tarafından devam ettirilme ihtimali olsa da, bu zamana kadar bir gelişme olmadığından zor görünüyor. Neyse, 1 sezonu izlemek de bir zevkti. Asfalta yatsam yapışıp kalacağım şu sıcak günlerde, hiç de fena gitmedi, minnettarım. Başka minnettar kalmak isteyen varsa şuradan ilk sezonu indirebilir, tek parçalı bölümler halinde.

18 Ağustos 2009 Salı

Loser kimdir? - #8

Kameralara uçak camından tüysüz götünü gösterendir. [Arşiv]

2. haftanın ardından...

1. Fenerbahçe: Transferde GS'ın gerisinde kalsalar da, yaptılarından emin olan yönetim yeni transfere ihtiyaç duymadı. Lugano da tekrar imzalayınca, 3-0'lık Sivas maçından sonra da keyifleri yerinde görünüyor. Gerçi ilk gol bariz ofsayttı, o gol gelmese maç farklı bitebilirdi ama, iyi oynayan taraf da Fener'di sonuç Henüz konuşmak için erken tabii. Ama kadrolarının çok kuvvetli ve yıllar sonra ilk kez bu kadar alternatifli olduğu bir gerçek. Bana kalırsa, ikinci devrenin ortalarından itibaren GS ile birlikte zirvede yalnız kalacaklar. Eh iyi olan kazansın.

2. Galatasaray: Henüz %100'üne en az yaklaşan takım belki de. Hala yılın flaş transferi Elano'yu izleyemedik mesela. Bunun dışında tam kadro da oynamadılar hala. Buna rağmen ardı ardına oynanan 4-5 gollü maçlar ve hücum hattının verimliliği oldukça umut verici. Bu yüzden beklenti fazla. Bakalım karşılanabilecek mi...

3. Beşiktaş: Durumunu pek iyi görmedim Beşiktaş'ın. Tello ipten aldı valla. Gerçi seyircisizlikten doğan bir tutukluk da vardı sanırım ama, yine de bu zirve için daha fazlasını yapmaları gerekecek. Çünkü bu kez FB-GS ikilisi her zamanki sezon başından çok daha ciddi ve istekli.

9. Trabzonspor: İddaa'cılardan büyük küfür yediler, orası kesin. Şampiyon Beşiktaş, transfer şovu yapan GS ve FB'nin arkasında çok geri planda kaldıkları için biraz bilinmezi oynuyorlar aslında. Hugo Broos anladığım kadarıyla iyi adam ama kadroları da pek yeterli değil, ilk 3 takıma bakınca. Bakalım ilerleyen dönemlerde nasıl oynayacaklar.. Geçen sezonki rezil ligde şampiyonluktan erken koptuktan sonra, bu sezon hiç şansları yok bence.

17. Sivasspor: Açıkçası son dönemde bu kadar götü kalkan bir kulüp daha hatırlamıyorum ve çok mutluyum bu hale düştüklerine. Fıstık gibi 2 sezonun ardından efendiliklerini sürdürüp, çalışmaya devam etselerdi eminim destekçileri çok daha fazla olurdu şu anda. Neyse, mevcut durumlarına bakınca, aklıma tek cümle geliyor: Sivas ölmüş, ağlayanı yok. Zaten 3 yıldır aynı oyunu oynuyorlar büyük takımlara karşı. Ölümüne kapan, şişirme toplarla, kontralarla gol ara. Ama hücum hattını bu kadar güçlendirmiş bir Fener ve Cimbom'a işlemeyecek bu kez bu taktik. Nitekim işlemedi de... Ki Fenerbahçe Alex çıktıktan sonra ilk yarının sonuna kadar doğru düzgün oyun kuamamıştı. "Bu sene ilk 10'a giremezler" yorumları yoğunlukta olsa da muhtemelen ilk 5'in hemen gerisinde olacaklardır.

Edit: Hahahah bu arada hazır Sivas demişken, şunu eklemeden olmaz:
http://www.youtube.com/watch?v=XNrJF1O3Trw

Bu videoda sorulabilecek tek soru geliyor aklıma.. "Nereye götürüyorlar ki?"

Tarantino's Top 20


Hazır filmi de Cuma günü vizyona giriyorken, yavaş yavaş gündeme gelmeye başladı QT. Şuradaki videoda da izleyebileceğiniz gibi, kendisi gelmiş geçmiş en sevdiği 20 filmi açıklamış. Kendi filmleri yok tabii, olsaydı ilk 6-7'yi onlar kaplıyor olurdu muhtemelen. Neyse, liste aşağıda durakoysun, ben farklı bir duruma yoğunlaşıyorum.

Sinema tarzına hayran olduğum bu herifin, en beğendiği 20 filmin tamamını izlemem gerekiyor. 11'ini izlemişim neyse ki. Yanında yıldız olanlar izlemediklerim, diğerlerini de hemen indirmeye ve izlemeye başlıyorum... Bu da şu demek oluyor; izlenmek için harddiskimde bekleyen 17 adet filme, 9 yeni kardeş geliyor...

  1. Battle Royale*
  2. Anything Else
  3. Audition*
  4. Blade
  5. Boogie Nights*
  6. Dazed & Confused*
  7. Dogville*
  8. Fight Club
  9. Fridays
  10. The Host*
  11. The Insider
  12. Joint Security Area*
  13. Lost In Translation
  14. The Matrix
  15. Memories of Murder
  16. Police Story 3*
  17. Shaun of the Dead
  18. Speed
  19. Team America*
  20. Unbreakable

17 Ağustos 2009 Pazartesi

İnadı bıraktım, seyrettim!


Bilim kurgu, fantastik, sci-fi.. Hepsini sikifi... Bu tarzların hiçbirinden hazetmem. İstisnalar dışında. Neden? Çünkü seyrettiğim şeyin gerçekte olabileceğine inanmak isterim. Filmi biraz o boyutta izlemeyi tercih ederim. Bu yüzdendir ki Transformers, Spider Man, Batman falan ilgi alanımın yakınından bile geçmeyen yapımlardır. Filmde öyle uçan kaçan yaratıklar olmayacak arkadaş. Ama dediğim gibi bu bilim kurgu, fantaztizm abartılmadığı sürece sevdiğim, eğlendiğim filmler de olmuştur. Yakın tarihten örnek olarak; 30 Days of Nights, Illusionist gibi. Veya eğlencelik olarak Evan-Bruce Almighty serileri, Click, Crank vs... Her neyse.

Twilight'ı da vampir filmi olduğu için izlememiştim uzun süredir. Herkesin beğenmesi ve müziklerinin de fazlaca popülerliği cezbetse de inadım inattı. Ama arkadaşlardan birinin ısrarıyla bu inadıma son verip geçtim karşısına. Sanırım bahsettiğim istisnaların babalarından biri oldu film benim için. Herşeyden önce, benim penceremden bakarsak, fantastik tarzın bokunu çıkarmamışlar, hatta acayip tadında olmuş yani. Genel taraftan baktığımızda da gayet farklı ve lezzetli bir kurgu olmuş. Gayet beğendim, güzelmiş.

Tabii allah Silent Hill ve türevlerinden korusun diyorum... Heh heh.

"Restine rest ulan!"

Resimlerin büyük hallerine bakmanız tavsiye edilir.

Megan Abrigo... NBC'nin yeni poker sunucusu. Chiplerin olayım, rest çek...
http://s118.photobucket.com/albums/o114/Jr-Kobe/Megan Abrigo

17 Ağustos!

Geçmiş zaman olur ki... #2


Gökhan Zan için 1 yıl önce dediğim "Allah yolunu Cimbom'a düşürmesin" tesadüfünden sonra, bu kez ilginç bir raslantı ile daha karşınızdayım.

Yine sene geçen sene, Ekim 2008. Çalkalanıyo' (#2) isimli yazıda, geçen seneki Cimbom çalkantılarından bahsetmiştim. İşte Ümit Davala tayfasının kovulmasından falan.. Neyse, mevcut durumu uzun uzun değerlendirdikten sonra, teknik edip memnuniyetsizliğimi dile getirip, ismi takımla anılan teknik direktör dedikodularından bahsetmişim. Lucescu, Hagi, Fatih Terim falan... Sonunda da ironi yaparcasına "Riijkaard göreve" demişim. Tamamen şaka amaçlı. Hani "Messi gelsin, Kaka gelsin, forvete de Drogba'yı alalım" geyikleri yapılır ya, benimki de aynen öyle bir şeydi. Gel gör ki, bugün o şakasına bahsettiğim herif takımın başında. "Aman Gökhan gelmesin" dedik geldi, "bari Rijkaard gelsin heh heh" tonunda bir geyik yaptık, o da geldi. O zaman daha fazla saklamanın anlamı kalmadı. Franck Ribery'i geri istiyorum!

Bu arada o yazıya malum yorumu yapan Enes arkadaşımıza da bu yazının yorumlarına açık davet davet gönderiyorum. Heh heh heh...