biz eskiden sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
biz eskiden sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Biz eskiden... #11

Biz eskiden üzerinize afiyet, biraz sapıktık. Show TV'de kırmızı noktalı filmler izlerdik, Tutti Frutti'ler ilerdik, Cine 5'te şifreli filmler izlerdik...

Kırmızı Noktalı Filmler ve Dahası...


Çocukluk döneminin gizemi olmuştur hep; cinsellik, kadınlar, çıplaklık, sevişmek... Ve bu gizemi ortadan kaldırmak tüm çocukların içinde dayanılmaz bir istektir. Bunun dönemle, bireyle falan alakası da yok, tamamen yaratılışla, doğanın dengesiyle alakalı... İşte çocukluk dönemimizde bu gizemi kaldırmamıza yardımcı olan 3 temel faktör vardı bir zamanlar. Şimdi hiçbiri kalmadı, zaten bu da işin değerini arttırıyor.

Şimdi o 3 temel faktör de aslında yüzlerce ayrı kola ayrılıyordu ama, esas olayımız Kırmızı Noktalı Filmler, Tutti Frutti ve Cine 5 Erotik Film Kuşağı üçlüsüydi. Tabii hepsi gece 12'den sonra yayınlanırdı. Anne babaların uyuması ya da başka odaya geçmesi beklenir, kumandaya davranılırdı. Anneler değil de, özellikle çoğu babalar bunun farkında olurdu. Ama biz bunun farkında olmazdık tabii o zamanlar. Bir sabah, kahvaltıya uyanamıyışımın babam tarafından "gece kırmızı noktalı film mi seyrettin len?" diye karşılanacağını hiç tahmin etmezdim. Herif biliyormuş meğer. Tabii o zamanlar belki de 5-6 yaşındayız.

Hangisinden başlamak gerek bilmiyorum. En klasiğinden başlayayım, kırmızı noktalı filmlerden. O zamanlar böyle bir tabir vardı, "kırmızı noktalı film". Show TV sağolsun, çok yardımı dokundu bu konuda. Bildiğiniz ulusal kanal, erotik olmasa da "soft erotic" diye tabir edebileceğimiz cinsel içerikli filmler yayınlıyordu. Bu zamanlarda hayâl tabii böyle birşey. Gerçi şimdi ihtiyaç da yok. İnternet, CD'ler vs... Her neyse, konuya dönelim. Filmler bildiğiniz erotik filmlerin biraz daha "light" haliydi. Yani çırılçıplaklık ya da haldur huldur sevişme yoktu ama sevişme üzerine kurulu bir filmdi. Gece 12'den, yarımdan sonra falan başlardı, resimde görüldüğü gibi filmin sağ alt köşesinde kırmızı bir nokta olurdu, filmin sakıncalı olduğunu belirtmek için. Biz de afiyetle izlerdik.

Bir diğer faktör de efsane televizyon programı.. Tutti Frutti, bir erkeğin çocukluğundaki ilk anılarını oluşturan, bazı konularda ilk deneyimlerini yaşatan ve duydukça akla getiren programdır. Aslında bir yarışma programıdır. İşin ayrıntısına girmeyeceğim, açıkçası tam olarak da hatırlamıyorum. Çünkü içerdekiler uyanmasın diye hep sesini kısarak izlediğimden, yarışmanın konusunu da bir türlü tam olarak kavrayamamıştım. Bir sürü seksi hatun, sorulan sorular, meyveler, meşhur çin çin dansı, soyunma fasılları ve ablaların memeleri... Ablalar da ablaydı ama, aşağıdaki resimde görüldüğü üzere..

Ayrıca hiç izlememiş olanlar için burada kısa bir videosu var. Tabii bu videoda görülen ablanın memeleri ineği andırsa da, o zamanlar bize Scarlett Johansson memesi gibi geliyordu. Gerçi bu kadar kötüsü de yoktu, bunu nereden buldularsa...


Ve Cine 5 efsanesi tabii ki. Şu zamanlarda sıradan bir kanal olan Cine 5, o zamanların DigiTürk'üydü. Tek şifreli platformumuzdu. Evde Cine 5 dekoderi olmasa bile her televizyonda Cine 5 kanalı olurdu ama şifreli şekilde. Şimdi nasıl anlatacağımı bilemediğim bir sansür olurdu tüm ekranda. Ses de cızır cızır şeklinde olurdu. Tüm lig maçları da oradan yayınlanırdı. Gün içinde genelde filmler, maç günleri 4 büyüklerin maçları ve her gün gece 12'den sonra Erotik Film Kuşağı. Bu erotik filmler yüzünden gözler şifre çözücü gibi olmuştu bir süre sonra. O şifreli görüntünün arkasında ne olduğunu anlayabiliyorduk artık. Tabii oturup zevkle izleyemiyorduk, ama çok zorlarsak gözleri, nelerin olduğunu anlayabiliyorduk. Özellikle maçlarda goller falan anlaşılabiliyordu.

Show TV'de hafifletilmiş erotik filmler olurdu dedim ya, Cine 5'te direkt gerçek erotik filmler oluyordu. Yani bildiğiniz çırılçıplak hatunlar falan.. İşin güzel yanı; gece 12 civarı, kuşağın ilk filminin ilk 2-3 dakikasını şifresiz, normal kanal gibi veriyorlardı. Tabii ilk 2-3 dakikada malum işe geçilmemiş oluyordu ama en azından çırılçıplak ablalarımızı, teyzelerimizi izleyebiliyorduk. Gözümüz gönlümüz açılıyordu.

İşin benim için en cıfcıflı bölümü 7-8 yaşlarındayken falan başlıyordu. O zamanlar üst teknoloji olduğu için eve Cine 5 bağlatmak çok pahalıydı. Bu zamanki spor paketlerinin falan 3-5 katıydı belki de. Ama babam maçları izleyebilmek için eve sonunda Cine 5 dekoderi almaya karar vermişti. Ondan sonrasını anlatmaya gerek yok sanırım. Uygun olan her gece mesaisine kalıyordum. Haftasonları da maç izlemek için kahvehane dumanı çekmek zorunda da kalmıyordum.

Ehh, böyleydi işte. Tahminen yaşı 16-30 civarı herkes benzeri şeyleri yaşamıştır. Yaşamamış ise biyolojik problemleri olabilir. Hey gidi günler.. Anne-baba uyuyacak da bir göt, iki meme göreceğiz diye şekilden şekile girerdik valla. Şimdi öyle mi, uyduda 24 saat porno yayın yapan kanallar bile var. Ama onun zevki de ayrıydı be..

* * *

Biz eskiden... Arşiv: #10 | #9 | #8 | #7 | #6 | #5 | #4 | #3 | #2 | #1

27 Temmuz 2008 Pazar

Biz eskiden... #3

Yazı dizisinin 3. ayağında bir efsane var. Atari salonu efsanesi. Oyunların babası.

Street Fighter


Öyle pıleysteyşınlar, bilgisayar oyunları yoktu o zamanlar. Vardıysa da henüz yaygın değillerdi. Elimize her para geçişinde çocuk bütçesine göre ateş pahası olan o jetonlardan alır, heyecanla oynardık. Atari salonlarının en çok sıra olan, dolayısıyla en popüler oyunuydu. Oyunu bitirebilenler salonun ağası ilan edilirdi.

Baştan söyliyeyim, benim "efsane" diye nitelendirdiğim, atari salonlarında herkesin bildiği 8 dövüşçülü oyundur. Sonraları tuhaf tuhaf, bilinmedik adamları olan versiyonları çıktı ama hiçbiri doğal olarak ilkinin tadını vermedi.

İlk rakip jiletçi Guile idi. Bumerang şeklinde jiletini atarken "alexx buu" diye bir ses çıkarırdı. Belki de o attığı şey hiçbir zaman jilet olmadı ama biz hep jilet diye bildik. Neyse. Daha sonra 8 adamın hepsini yener ve son olarak bizim seçemediğimiz adamlar olan Balrog, Vega, Sagat ve Mr. Bison ile dövüşürdük. Aralardaki araba parçalama bölümü en zevkli bölümlerden biridir. Arabayı tamamen infilak ettiremeyince salona rezil-kepaze olurduk.

Oyunun en popüler karakteri tartışmasız Ken. Karizmatik duruşu, uzun sarı saçları, kırmızı kıyafeti ve kazandığı maçlar sonrası yaptığı zafer işaretiyle; Ryu ile aynı dövüş özellikleri olmasına rağmen herkese daha çekici gelmiştir her zaman. "Aduuu ket" , "Aoouurryuu ket" , "Dapdapdap duu ket" hareketleri de salonun en prestijli hareketleriydi tabii.

Bunların dışındaki adamlar sumocu Honda, elektrikçi yaratık Blanka, "kız" Chun-Li, ayıboğan Zangief, kolu bacağı uzayan Dhalsim idi. Hepsinin yapabildiklerini, karakterlerini dün gibi hatırlıyorum. Ama bilenler hiçbir karakterin hareketinin hangi tuş kombinasyonlarıyla yapıldığını kimseye söylemezdi. "Abi aduket nasıl yapılıyodu yaa" veya "Abi oryuu çekmek için sol aşağı sonra kırmızıya mı basıyoduk " soruları sorulduğu anda salona bir sessizlik çökerdi. Hepsi birer devlet sırrıydı. Bir akrabanız veya çok samimi arkadaşınız bilmediği sürece hiçbir hareketi öğrenemezdiniz. Mahallenin en sevecen insanı bile gavur kesilirdi o makinelerin başında.


Bir de nedense Guile ve Chun-Li hiç kimse tarafından seçilmezdi bizim oralarda. Honda ve Zangief de nadir alınanlar arasındaydı. Bütün salonu tek bir makineye kitleyen dövüşler ise iki iyi bilenin oynadığı bir Ken-Ryu duellosuydu. Hiç darbe almadan rakibini yenen için "perfect" derdi oyunun spikeri, karizmatik bir sesle. Salon ahalisi de buna "pörfek çekmek" adını takmıştı. Başka mahalleden gelen misafirlerin "oğlum bizim mahallede Cemil abi var, son adama bile pörfek çekiyo, burdaki herkesi yener" deyimleri meşhurdu. Son adam dediği Mr. Bison'du. Her mahallenin böyle abileri vardı mutlaka.

Yenilen adamların maç sonrası ağzı burnu dağılmış, kan içindeki suratlarını görünce herkeste bir makara havası oluşurdu. O yenilen adamın sahibinde ise inanılmaz bir acı ifadesi. Herkes yenilen adamların surat ifadesinin nasıl olduğunu ezbere bilirdi ama yine de, her seferinde sanki ilk kez görüyormuş gibi şaşırılır "oha a.k. adamın anası .ikilmiş huhauha" tepkisi verilirdi.

Daha sonra da filmi çıkmıştı, zorla babamın kolundan tutup götürmüştüm sinemaya, çok iyi hatırlıyorum. "Ulan oyundaki adamların gerçek hali pek de benzemiyormuş be" tepkisi vermiştim, mahalledeki herkese filmi baştan sona anlatmıştım. O zamanın deyimiyle "Jankılotvandam" başroldeydi. Asker Guile rolündeydi yanlış hatırlamıyorsam. Ama Ken'in yeterince ön planda olmaması hayal kırıklığına uğratmıştı hepimizi.

Hey gidi günler...

1 Ağustos 2008 Cuma

Biz eskiden... #5

Biz eskiden televizyonda tiyatro izlerdik... Çok gülerdik.

Bir Demet Tiyatro


Kaygısızlar'ı bundan önce yazmam bu şahesere biraz saygısızlık oldu sanırım, kusura bakmayın ama pek de mühim değil. Bir anda aklıma gelivermişti öyle.

Mükremin'in başı çektiği 'Çıtır ailesi' ve kurmaylarını çook uzun yıllar boyu sıkılmadan izledik. Yıllarca ekranlarda büyük kitlelerin izlemesi, herkesin hayran olmasının yanında, bir de müthiş bir "oyuncu fabrikası" rolünü de üstlenmiş oldu kendiliğinden. Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı bu tiyatro tadında dizi, gelecekte çok popüler oyuncu olabilecek toy adamları ekranlarda bize tanıtmış oldu. Şimdi aklıma gelenler; herkesin Burhan Altıntop olarak bildiği Engin Günaydın, Olgun Şimşek, Özge Özberk, Avrupa Yakası'nın Kubilay'ı Vural Çelik, nam-ı diğer Şahika Binnur Kaya... Hatta biraz daha zorlarsak, Altan Erkekli'nin bile oradan sonra popülerleştiğini söyleyebiliriz. Elveda Rumeli dizisinde muazzam bir rol çıkaran Şebnem Sönmez'i de unutmamak gerek. Daha da mutlaka vardır ama bir çırpıda bunlar geldi aklıma.

Kabadayı ama kalbi tamamen temiz Mükremin, ablası Lütfiye, saf anneleri Telviye, yine sert ama özünde yumuşak kalpli babaları Burhan Bey ve milletvekili adayı(!) Fadıl dizide başı çeken ailenin oluşturduğu karakterlerdi.. Mükremin'in yine kendi gibi pek işe yaramaz ve salak arkadaşı Türbişon da süper rol kesiyordu. Tabii sevgilisi Füreya ona gerçek ismi Berkant'tan başka birşey söyleyeni fena azarlıyordu. Bunlar daha yan karakterlerin, daha çok ön planda olanlarıydı. Tabii Demet Akbağ'ın Lütfiye, Feriştah, Züleyha ve Orkide olmak üzere 4 kült karakteri de müthiş canlandırdığını belirtmemek olmaz.

Benim kayıtsız-şartsız idolüm Saldıray'dı bu arada. Üç kelimesinden biri "ikiz yatak" olan, sevişmek hayatında beslenmekten daha önemli bir yer teşkil eden adam.. Sevişmek demişken, oduncunun karısı Feriştah'ın Mükremin üzerindeki "fentezileri" de dinlenmeye değerdi elbet. "Edele" lafı meşhurdu. Bunun dışında yan karakterlerde Erdal Tosun'un 3 rolü birden çok güzel çıkardığını söyleyebilirim. Eyvah Necdet, Spartaküs Vedat ve İri Hikmet. Dizi devam ederken vefat eden Laz Bakkal ve yine Toparlak da çok iyi oturan rollerdi. Tabii şimdilerin Burhan'ı olarak bilinen başlarının belalısı Zabıta İrfan (Engin Günaydın) da yine Saldıray gibi az gözüken ama hayran kitlesi çok yüksek olan adamlardan biriydi. Mükremin'in veliahtı olarak gördüğü Kudret ise "taktı abicim, bu hoca bana taktı taktı" repliğiyle hala akıllarımızda.

2002'ye kadar devam eden dizi, birçok oyuncunun vefat etmesi, ayrılmaları gibi sebeplerden dolayı bitirilmişti. Ancak 5 sene sonra, yani geçen sene tekrar yayına girmişti hatırlatsanız. Tahminen 15 bölüm falan yayınlandıktan sonra da eski tadı olmaması nedeniyle kaldırıldı. Keşke hiç denememiş olsalardı.

Merak ettiğim, binbir türlü abuk subuk dizilerin tekrarları yayınlanırken neden bu efsanenin 90'ların ortasından 2002'ye kadar olan bölümlerinin tekrarları yayınlanmıyor? Tekrar dizilerinin içinde de kral olur valla.

* * *

Efsane replik...

Saldıray:
Hiç merak etme Züleyha, kırlarda neşe içinde sevişeceğin günler yakındır.
Züleyha: Kırlarda mı?
Saldıray: Gayet tabii, öyle müsait yerler var, bir bilsen... Misal geçen bir arkadaşı ormanlık araziye götürdüm, nasıl memnun kaldı, anlatamam.

* * *

Biz Eskiden... Arşiv: #4 | #3 | #2 | #1

3 Ağustos 2008 Pazar

Biz eskiden... #6

Biz eskiden top oynardık sokakta. Futbol olmadı hiçbir zaman onun adı. Top...

Sokakta Oynanan Top


Sokakta oynanan futbolun keyfi bir başkaydı. Bir gelenek haline gelmişti. Futbolu bilen herkes oynamak isterdi. Tabii gelenekler, oyun tarzları ve kuralları; şehirden şehire, hatta semtten semte değişirdi.

Her mahallenin bir kaptanı olurdu. Ayıptır söylemesi bizim mahalleninki bendim. Kaptanın gözde oyuncuları, bir de görev adamı diyebileceğimiz herşeyini veren ama hiçbir zaman o gözde oyunculara yetişemeyen çocuklar olurdu. Mahallenin kendi içinde oynadığı maçlar dahi kıran kırana, final maçı havasında geçerdi. Hele işin içine bir de gazoz, cips gibi iddialar sokulmuşsa yerlerde sürünen, dizleri bacakları kanayan çocuklar sanki maç sonu 50 bin dolar prim alacakmış gibi umursamadan devam ederlerdi. Tabii eğer maç, mahalle maçıysa ölümüne oynamak için bir iddia olması gerekmezdi. Maçı kimse izlemezdi, kazansan karşı oyuncular ve senin oyuncularından başka kimsenin haberi olmazdı ama o maçlar Barnabeu atmosferinde oynanırdı çocuklar için. Herkes her an öldürüyesiye bir kavga için hazırdı. Eğer bir tarafın çocukları daha güçlüyse, bol tahrik eder, rakip ise dayılanmayıp futbol ile cevap vermeye çalışırdı. Genelde öyle ya da böyle bir kavga çıkardı. Maç sonu ise hiçbir zaman tebrik edilmez, kazanan "voaaa" diye haykırır, kaybeden üzgün bir şekilde evine dönerdi.

Bazı kurallar vardı. Mesela mahalle içindeki maçlarda iki baba oyuncu mutlaka rakip takımlardan olurdu, oyunun zevki çıksın diye. Kale direklerinin taştan olması, taşın üzerinden giden toplarda sürekli kavgaya sebep olurdu. Şutu vurmuş olanın "abi biraz içerdeydi sanki" lafına rakip takım kalecisi "direk olsa geri dönerdi olm" diye tepki verirdi. Tabii o direklerin arasındaki mesafe de mahallenin standart adım kriterine göre yapılırdı. Kaleci ise takımı ataktayken kalesini ufak ufak küçültürdü çoğu zaman. -- Serbest vuruşlarda baraj mesafesi 3 adımdı. Bazen de 3+1 zıplama ile olurdu. Barajı kurduran eğer fazla büyük adım atıyorsa "sen tuvalete böyle mi gidiyon?" sorusuna mağruz kalırdı. Penaltı mesafesi ise bazen 9, bazen 11 adım olurdu. Yerine göre. Tabii penaltıyı ve serbest vuruşları genelde kaptan kullanırdı. Kaptan olmazsa da vuracak kişiyi kaptan seçerdi. Vuracak olan da "abanıyım mı, teknik mi vurayım?" seçeneği sunardı sahadaki arkadaşlarına.

Özellikle mahalle maçlarında, her maç öncesi kaptan "sen defans, sen orta saha, sen sağ kanattan, sen sol kanattan oyna, ben de orta saha ile forvet karışık oynıcam" derdi. Ama maç başlayınca o hararetle hepsi unutulur, Allah ne verdiyse herkes her yere yetişmeye çalışırdı. Bir de defansa alınan adamın isyanı vardı "ya hep ben defans oluyom amına koyim, Muarrem olsun bu sefer" diye. Kaptan ise o kişiyi genelde "olm değişmeli oynarız ileri de çıkarsın" diye ikna etmeye çalışırdı. Tabii eğer mahallenin kaleciliğe hevesli bir adamı yoksa, apayrı bir kaleci kavgası da yaşanırdı. Tabii kalecinin 2 golde bir değişmesi olayı da var. Takımdakiler "sonum!" , "sondan bir!" vs. diyerek kaleye kimden önce veya sonra geçeceklerinin yarışmasını yapardı. Neyse ki bizim mahallede kaleciliği seven ve iyi olan 2 adam birden vardı. Değişmeli oynatıyorduk, biri kaledeyken diğer defansta duruyordu. Değişiyorlardı. Bir de "kaleci-oyuncu" adında apayrı bir mevki vardı. "Kaleci oyuncu var mı?" diyerek kural konurdu baştan. Kaleci olacak kişi oyunda da iyiyse zaman zaman gol aramaya çıkardı.

Çok tartışmalı, klişe pozisyonlar vardı. Mesela topun havadan gol olması her zaman tartışma olmuştur. Belirli bir direk olmadığından kalenin üst direkleri kalecinin zıplayıp yetişebileceği kadardı. Havadan kaleye giren bir topta, golü atanın "goool ulan gole bak bee, haaciiii" sevinişine isyan gecikmezdi; "ne golü amına koyim kaleci nasıl yetişsin ona?" -- Ayrıca el pozisyonları büyük tartışmaydı. Çarpma mı, kasti mi? -- Tabii kaleciye geri pas da her zaman tartışma olmuştur. Taçtan geri pas olur mu, olmaz mı?

Eğer 7, 9, 11 gibi tek sayılı oyuncu varsa eşit takım kurulamaz, uzun tartışmalar olurdu. Sonuç olarak genelde güçsüz çocuklardan birinin bir devre bir takımda, bir devre diğer takımda oynamasına karar verilirdi. Tabii genelde birçok kişi gerek annesinin çağırması, gerek pazara, gezmeğe gitme nedeniyle maçı yarım bırakabilirdi. Bunlar itinayla "süt çocuğu" diye nitelendirilirdi. Hakemin son düdüğü genelde akşam ezanı olurdu. Böyle bir kural vardı çoğu kişi için. Ezan okunmaya başlandığı anda herkes eve girerdi. Eğer maçın bitmesine çok, ama ezana az kalmışsa "atan kazanır" kuralı devreye sokulurdu. Gol olunca sevinen, üzülen karışık evlere gidilirdi. "İyi akşamlar" temennisine her akşam mütemadiyen "siksin seni kara tavşanlar, hehuehe" eklemesi yapılırdı. Sonra topluca gülünürdü.

Bir de kaleciyi çalımlayınca direkt yavaşça kaleye topu vurmak yerine, top kale çizgisinde durdurulur ve orada topa eğilerek kafayla veya popoyla vurulur, espri olurdu. Akabinde gol sanki 50 metreden atılmış gibi "goooooolll" haykırışları yankılanırdı mahallede. Bunun dışında ayrıca kaleciyi çalımlayan kişinin abanarak topu "ormana" göndermesi ise hayvanlık olarak karşılanır "biz de size aynısını yapçaz amına goyim" tepkisi verilirdi.

Ayrıca top oynayan çocukların mahallede belalı teyze ve amcaları vardı. Çok ses çıkıyor diye top oynatmayanlar, arabasına çarpıyor diye oynatmayanlar, gıcık olup da oynatmayanlar vs.. Arabalara çarpan her topta kulaklar tıkanır, "alarm çalacak mı?" merakı sarardı ortamı. Arabaların altına kaçan toplarda ise itina ile arabanın altına yatılır top alınırdı. Ancak bu işe kimse gönüllü olmak istemezdi. Atan alır prensibi işlerdi bu yüzden genelde.

Müthiş bir keyifti tüm bunlar. Sabahın 10'unda, 11'inde güneşin bağrında sokağa çıkılır, top oynayacak kadar adam toplanır ve maça hemen başlanırdı. Eğer gün boyunca adam sayısı uygunsa, bir günde 8-10 maç falan yapılırdı rahatlıkla. Maçlarsa genelde 5'te devre 10'da biter veya 10'da devre, 20'de biter şeklindeydi. Eğer bir takım çok güçsüzse "size 3 avans, 5'te devre, 10'da biter" şeklinde bir teklif sunardı rakip kaptan.

* * *

Yazı biraz dağınık oldu farkındayım ama benzer noktaları birleştirmek zor böyle dağınık bir konuda. Ben de aklıma ne geldiyse yazdım. Kusura bakmazsınız diye umut ediyorum. Ah ulan, ne günlerdi diyorum her aklıma geldiğinde...

* * *

Biz Eskiden... Arşiv: #5 | #4 | #3 | #2 | #1

2 Temmuz 2009 Perşembe

Biz eskiden... #12


Resmi görünce yüzünüzde hafif bir tebessüm oluştu mu? Veya bir an için 10-15 sene öncesine gittiniz mi? Eğer bunlardan hiçbiri olmadıysa çocukluğunuzda eksik birşey var demektir. Bu minik eğlenceler, ileride yapılacak C4, TNT patlamalarına geçmeden önce yapılan staj niteliğindeydi bizim için. Neler yapardık oğlum..

90'lıların Explosive Hayranlığı

Birkaç çeşit temel patlayıcımız vardı. Bunlardan en yaygın ve ucuz yollu olanı Kızkaçıran'dı sanırım. Sigara kalınlığında (biraz daha kısa) ve beyaz renkteydi. Kağıda sarılmış şekilde, içinde beyaz bir toz (tabii yaa, keşif için bazen paramızı heba eder, açar içini incelerdik) ve ucunda kısa bir fitili olurdu. Kibriti yakardık, fitile değdirirdik ve ortamdan uzaklaşırdık. Fitil bitip, beyaz toza ulaşınca birden tiz bir sesle havaya fırlar ve aynı ses tonuyla, rastgele sağa sola savrulamaya başlardı vuiiiijjjssstt diye... Sonra azalan bir sesle söner ve yere düşerdi. Bu yüzdendir ki, yakınlarında durmak pek tekin gelmezdi bize. Uzaktan havada nasıl savruluyor diye izlerdik ama çok hızlı hareket ettiği için ayrıntısını göremezdik. Meraklıyık be usta. Ama çok fırlamaydık oğlum. Çareler tükenmiyordu. Madem havada izleyemiyoruz, biz de yerde izleyelim o zaman derdik. Yere koyar, ucuna da taşı koyup sıkıştırırdık ki havaya uçmadan olduğu yerde patlasın. Ateşlerdik, patlardı, tabii uçamadığı için olduğu yerde götünü sağa sola savurur, sönerdi. "Oğlum böyle zevkli olmuyormuş amınaaküim" deyip, bir dahakine yine uçururduk. Yüksek yerelere koyar, ucunu yakıp çatıdan aşağı atarak denerdik. İlla farklı birşeyler olacaktı.


Tabii ilk olarak kızkaçıranın marifetlerinden ve onu nasıl farklı şekillerde kullandığımızdan bahsettim ama geriye kalan şeylerde de benzer şeyleri denerdik, çatıdan atma gibi. Hepsine tekrar değinmeye gerek yok. İkinci en popüler patlayıcımız... Tabii ki Torpil. Farkı neydi? Bir kere bu kızkaçıran gibi uçmazdı. Olduğu yerde öylece patlardı, ama çok çok yüksek ses çıkardığı için bizim için büyük amcaların filmlerde patlattığı bombalara daha benzer gelirdi. Gerçekten çok ses çıkarırdı yalnız. Arabaların falan alarmını öttürür, kediyi köpeği 4 mahalle öteye kaçırır, mahalleliyi balkonlara çıkarırdı. Bu nedenle baya gözdeydi bizim için. Torpili iyice tanıyıp, birkaç deneme patlatması yaptıktan sonra tabii ki sıradan açık alan patlamaları bizi kesmeyecekti. Nasıl, ne şekillerde denerdik? Tabii ki en gözdesi cam şişelerdi. O zamanlar cam şişelerde sütler olurdu baba. Tabii, camın içinde patlatınca patlamanın şiddeti otomatikman 2 katına çıkıyordu patlayıp etrafa saçılan cam parçaları nedeniyle. Tehlikeliydi ama, açık alanda yapmak gerekirdi, yoksa Faruk Amca gelip ağzımıza sıçardı valla. Sonra, şerefsizliğin dozunu arttırıp araba lastiklerinin dibinde patlatıp arabaya birşey olacak mı diye beklerdik. Ağaç kovuklarına koyar, ağacın patlama sonrası halini merak ederdik. Pek birşey olmazdı tabii, sadece biraz kararırdı kovuk kısmı. Plastik şişeler içinde bile denerdik lan. Çöp konteynırının içine atardık, tuğlaların arasına sıkıştırır patlatırdık vs. vs... Yaratıcılık diz boyuydu babafido.


Bunun dışında explosive olarak Mini Füzeler olurdu. Yüksek ses çıkararak çok yükseğe dik şekilde fırlardı. Binaların çatılarına falan kaçardı, hiç yere düşmezdi. Düşerse peşinden gider yanmış barutu incelerdik. Mantar Tabancaları vardı bir de. Birbirimize sıkardık öylesine. Çıtırpıtır/Çatapat dediğimiz, yere sürtünce veya üzerine taşla vurunca çatur çutur ufak patlamalar halinde kıvılcım çıkaran şeyler de vardı. Bizim gözümüz daha yüksekteydi tabii.

Bayramlarda coşardı bakkal sahipleri. Çocukların cebi para dolduğundan, mahallece marketlere hücum eder avuç avuç alır, toplu patlamalara imza atardık. Yan yana 3-5 torpili aynı anda patlatmalar, 8-10 tane kızkaçıranı birbirine bantlayıp aynı anda uçuşa bırakmalar... İşte bizim çocukluğumuzun özeti.


16 Temmuz 2010 Cuma

Biz eskiden... #16

Evet, ölmek üzere olan en efsane serimizi yeniden diriltmeye karar verdim. Serinin 16. bölümünde, asırlar boyu en çok oynanan, en salak oyunu ele aldım. Umarım en azından birkaç kişinin anılarını canlandırabilirim.

Saklambaç


Canınız çok mu sıkıldı? Top, taso, Playstation.. Hiçbiri yok mu? Dert etmeyin. O zaman oynayabilmek için gerekli olan tek objenin "insan" olduğu mübarek oyun saklambaç var. Açıkçası biz deli gibi oynardık. Futbolun dibine vurup, kavgamızı edip, ruhlarımızı rahatlattıktan sonra, daha az adrenalinli olan saklambaça sarardık.

Önce aramızdan salağın biri melodili bir şekilde "saklambaç oynayanlar elime mum diksin" saçmalığını yapardı. Evet, o yaşta bu 'salağın biri' ben de olurdum zaman zaman. Genelde herkes avucunu açmış, bu tuhaf şeyi söylemekte olan arkadaşımızın avucuna parmağını koyar, mumunu dikmiş olurdu. Dikmeyen bir angut (bu nasıl bir tamlama oldu lan?) çıkarsa, zorla veyahut döverek diktirilir ve oyuna bir şekilde başlanırdı. Ondan sonraki adım "oo piti piti" tekniğiyle ebemizi bulmaktı. Evet ebemizi...

Sayın ebemiz, kollarını bir duvara dayayarak, gözü kapalı bir şekilde 100'e kadar hızlıca sayardı ve şu kutsal cümleyi söylerdi: "98, 99, 100. Önüm, arkam, sağım, solum sobe, saklanmayan ebe." Bunun da meali şuydu: "Yani sakın ola ki götün biri, insan gibi bir yere saklanmak yerine yumduğum direğin arkasına veya benim arkama falan saklanıp, ben gözümü açar açmaz beni korkutarak 'şak' diye sobelemeye kalkmasın. Çünkü öyle yapan bizden değildir ve sobelenmiş sayılır. Ayrıca sırf piçliğine, oyunun tadını kaçırmak için saklanmayıp da ortalıkta öküz gibi dolaşan birileri varsa o da otomatikman ebe olur. Haberiniz olsun." Ebenin bunu söyleyeceğini bilmesine rağmen yine de, embesil gibi saklanmayan veya arkasına falan saklananlar olurdu..

Neyse, eğer böyle bir şey olmazsa (ki pek olmazdı) sessizlik içinde ebe başlardı saklananları aramaya. Milletin saklanma yerleri başta arabaların arkası olmak üzere, genelde ev bahçeleri, çöp tenekesi arkaları, duvar kenarları falan olurdu. Ebe kimi nerede gördüyse, yerin ve kişinin ismini söyleyip sobelerdi. "Çağlar! Kırmızı Lamborghini'nin arkasındasın! Sobe!" gibi. Tabii, öyle bir mahalleydi bizimkisi. Eğer ebe görmeden, saklananlardan biri hızla koşup duvara ebeden önce sobelerse, bir dahaki elde ebe olmaktan kurtulurdu. Ve böyle böyle, o el en son kalan, sobeleyemeyen kişi ebe olurdu. Tabii bir de "çanak çömlek situation" dediğimiz olay vardı. Eğer ebe "Oğuz! İsmail abilerin villasının bahçesindesin!" der ve aslında o Oğuz değil de Kaan olursa, işte o zaman tüm saklananlar anında çıkıp "çanak çömlek patladı" olayını söylerlerdi hep bir ağızdan. Böylece ebe bir kez daha yumacaktı..

Başka da kural yoktu zaten. Böyle böyle, kısır döngü şeklinde gider ve canımız sıkılınca bırakırdık. Aynı şeyi akraba ziyaretlerinde evde de yapardık. Amma gerizekalıymışız lan bu arada...


Not: Üstteki grafik Ata Demirer karikatürüdür esasen. Kendisinin "ben çocukken saklambaç oynayamazdım, nereye saklansam bi yerim görünürdü, hatta diğer çocuklar benim arkama saklanırlardı" sözüne ithafen yapılmış olsa gerek...

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Biz eskiden... #13

Ya, bu yazı serisinde daha önce yazdığım yazılara bakıyorum da, hacı ben çocukluğumu harbiden dolu yaşamışım lan. Torpiller patlamışım, evdekiler uyuyunca kırmızı noktalı alemlere dalmışım, deli gibi çizgi film izlemişim, atari oynamışım, atari salonlarında servetler harcamışım, Pokemon oynayıp, tasolarını oynamışım, uğruna kavga etmişim, sabahın 10'larından gecenin körüne kadar top peşinde koşturmuşum, mahalle maçları yapmışım.. Şimdiki çocukları düşünüyorum da, hatta görüyorum, kuzenleri, komşu çocuklarını falan.. Daha 6-7 yaşından başlıyorlar bilgisayar başında pineklemeye. 10 yaşında çocuklar Facebook'tan çıkmıyor, GTA'nın başından kalkmıyor. Sokakta oynama diye bir olay kalmadı doğru düzgün. Valla aynı şeyi babam söylüyordu benim için ama demek ki git gide çürüyor bazı kültürler, yerini yeni şeyler alıyor istemsiz.


Bisiklet Kültürü

Bisiklet 90'ların racing motoruydu yahu. "Neler yapardık, neler.." diyeceğim, ama o da bu serinin en klişe lafı oldu ahah. Neler yapardık? Bisiklet yarışları yapardık, ön kaldırma rekorları denerdik, lastiği arkasını kaydırma ve kaldırma oalylarına girerdik, inşaat kumlarının üstüne hızla tırmanır aşağı inerdik, mahalleden çoook uzak yerlere gitme adventure'ları yaşardık, tabii anne-babadan gizli...

Öncelikle arkadaş arası, mahalle kültüründe 3 tip bisiklet türü vardı, sonra yıllar sonrasında bir tür daha eklenip 4 oldu.. Normal bisiklet, kız bisikleti, yarış bisikleti + amörtisörlü bisiklet. Normal bisiklet artık sokaklarda çok göremediğimiz türden bisikletler, ama o zamanların en güncel ve popüler türüydü tabii. Kız bisikleti de, ön demiri aşağı doğru eğimli olan bisikletlere denirdi, ne alakaysa. Cinsel organla ilgili olduğunu düşünürdük o zamanlar, anlarsınız ya. Bilemiyorum artık. Bir keresinde, babama bisiklet alması için yalvardığım günlerde gidip kız bisikleti almıştı, mahallenin aylarca alay konusu olmuştum valla. Yarış bisikleti, o zaman da şimdi de sokakta pek görebildiğimiz bir tür değil. Ama ara sıra görüldüğünde "uhhh yarış bisikleti lan" tepkisi verilirdi, UFO görmüş bir efektte. Ve tam bisikletlerin popülerliğini yitirmeye başladığı dönemlerde, Amörtisörlü Bisiklet kavramı çıkageldi hayatımıza. Üstünde hopladın mı fıstık gibi yaylandıran, süper bir icattı valla.. Herkes alamıyordu, pahalıydı. Ama yıllar sonra anladım ki, yokuş çıkarken normal bisiklete göre çok daha fazla yoran, gereksiz bir icatmış.

Yaptığımız ekşınlardan başlayalım.. Bisiklet yarışları klasik olaylardı ve mahallelerde kimin birinci olacağı belliydi hep. Zaten futbolun çok popüler olduğu bir mahallede yaşadığım için, futbolda en hızlı koşan adam, bisiklet yarışını da kazanırdı. Ki bu, bizim mahallede bendim ayıptır söylemedi. Valla lan. En hızlı koşan olduğum için, bisiklet yarışlarının da hepsini kazanırdım. İkincisi.. Ön kaldırma olayları. En popülerlerinden biri budur. Aniden pedala yüklenilir, bisikletin önü havaya kaldırılırdı ve önü kalkıp olarak en uzun süre girme yarışı yapılırdı. Genelde pedal sayısı üzerinden olurdu. "Ben 16 pedal ön kaldırabiliyom olum" tarzında.. Lastik kaydırma da çok meşhurdur elbet. Bol kumlu alan seçilir, gerekli hız yapılır ve daha önce bisikletçiye en sert şekilde ayarlatılmış olan arka fren var güçle sıkılırdı. Arka tekerlek kayardı, o şekilde ne kadar uzun süre gidersek artık... Tekerleğin çıkardığı uzun iz, kontrol edilirdi sonrasında. Bir de ön freni çok iyi sıkıp, arka tekerleği havaya kaldırma hadisesi vardır ama bu pek popüler değildi. Arka koltuğa ağırlık bindiğinden ve ön frenler genelde boktan olduğundan, iyi kaldıramazdık arkayı. İnşaat kumları da bizim zamanlarımızın olmazsa olmazıydı. Vargücümüzle hızlanır tepesine hızlıca çıkardık, bazen havada uçar yere kapaklanır, her yerimiz kan içinde kalırdı, bazen de yumuşakça geri inerdik.

Bizim için en heyecan verici olanı ise bisiklet maceralarıydı. 4-5 bisikletli toplanır, mahallenin bulunduğu mekandan olduğunca uzak yerlere gitme maceraları yaşardık. Tabii yaşlar 10-12 civarı, korkuyoruz. Anneler sürekli balkonlardan çağırıyor, uzun süre kaybolmaktan tırsıyoruz. Çok uzaklaşıp tanımadık yerlere girdikçe, evimizi özleyip geri kaçıyoruz. Böyle böyle derken, her seferinde biraz daha uzağa gider, gidemeyenlere hava atardık "olum biz dün Oğuzlarla köprünün oraya gittik görsen arabalar filan süper yer" gibisinden.. Hatta yanımıza ekipman alırdık, su, yiyecek falan. Dağa çıkıyor havası yaratırdık oğlum.

Bisikletle ilgili en meşhur laflar nelerdi peki?

- "Senin pisklet kaç fites?"
- "Bi tur versene lan!"
- "Arka mahalleden dönüp gelcem."
- "Benim dayım 250 pedal ön kaldırıyo!!"
- "Olm senin tekerler sekiz mi çiziyo lan!!?"
- "Geçen anayolda arabanın birini geçtim olmm.."
- "Ya birinci fiteste daha rahat gidiliyo neden onun adı birinci fites ki?."
- "Geçen fırının ordaki yokuşu 14. viteste tırmandım ama ayaklarım koptu!"

Bonus 1: Her zaman onları altımızdaki Kawasaki'ler, Honda'lar, hatta Lamborghini'ler olarak hayal ettiğimiz için, gerçek araca yakın olmasını isterdik. Peki bu uğurda yaptığımız en büyük gelişme neydi? Arka tekerleğin oraya pet su şişesi sıkıştırmak. Oraya şişeyi sıkıştırdığınızda hızınızda çok büyük bir düşüş olsa da, "drrrrrrrrrrzz" diye çıkardığı sesi, 1300 CC'lik bir Honda motorun sesi olarak hayal eder, öyle kullanırdık. Muazzam bir hazdı.

Bonus 2: Arka tekerleği kaydırmanın aslında en ilkel ve kolay olu, freni sıkmak değildi. Sağ ayağı arka fren pabucunun olduğu yere uzatıp, ayakkabıyı lastikle demir arasına sıkıştırmaktı. Ayağınız acımazdı ayakkabı olduğu için, ama tekerlik aniden sıkıştığı için acayip kayardı arka tekerlek. Sadece kumda değil, her zeminde hem de. Tabii bu uğurda her ay babalara yeni ayakkabı aldırmak zorunda kalırdık, o da ayrı mesele.


30 Temmuz 2008 Çarşamba

Biz eskiden... #4

Kaygısızlar


Gerçek bir efsaneydi o. Zaten çoğu kişi izlemiştir az çok. Müthiş derecede anlamsız, saçma ama güldüren espriler, nefis karakterler... Hayatımda izlediğim en komik Türk dizisidir. Açık ara.

36 çocuk, 3 karısıyla Memnun, psikopat mafya Kültigin (nitekim kendisi idolümdür) ve onun avanak adamları, salak Eleman ve sevdiceği Burcu (Kültigin'in kardeşi), Berber İsmail, Amerika düşkünü patron, ev sahibi Hacı Gaffur ve diğer tamamlayıcı roller... Hepsi müthiş yerleştirilmiş ve gerçekten çok eğlenceli roller biçilmiş karakterlerdi.

Bu kadar saçma espriler olup da bu kadar güldüğüm bir dizi, film veya program yoktur. Öyle gerizekalı sitkomlar gibi zorla gülme efekti falan da yoktur ayrıca.. Bu dizinin esas kategorisi komedi değil de, "absürd komedi" olmalıdır. Ve Türkiye'nin belki de ilk ve tek absürd komedi dizisidir.

Zaman zaman da Dizi TV, D Plus gibi tuhaf kanallarda veriliyordu. Ama uyduda ikisi de kalmadı artık malesef. Geçen yaz boyunca hergün sabaha karşı 5'te veriyordu D Plus. Ben de her sabah uyumaz, 5'e kadar bekler ve izlerdim diziyi. Sonra D-Smat'a geçti kanal. Hala da öyle. Şu an veriyorlar mı bilemiyorum tabii. YouTube'a falan "Kaygısızlar" yazıp, çıkan bütün videoları tek tek izleyin.

Birkaç örnek:

* * *

Biz Eskiden... Arşiv: #3 | #2 | #1

21 Ağustos 2008 Perşembe

Biz eskiden... #9

Uzun zamandır yazmamıştım bu başlık altında. Tekrar harekete geçirmenin zamanı geldi sanırım. Biz eskiden menajerlik de oynardık. Üstelik takımın hem sahibi, hem teknik direktörü, hem manajeri, hem finans sorumlusuyduk.

Championship Manager: Season 2001-02


Çoğununun "cee-me" , "menecerlik" veya "futbol menejer" olarak bildiği oyun. Tarihin en çok prim yapan futbol menajerlik oyunu, tartışmasız. 2003'ü, 4'ü, 5'i, 8'i hepsi çıktı ama hiçbiri bu zevki vermedi. Daha ayrıntılı ve gerçekçi olmalarına rağmen... Hele sürümler yenilendikçe iyice yerin dibine giriyorlar.

İlk internet kafede tanışmıştım oyunla. O full Türkçe hali, oyundaki gerçekçilik, acayip ayrıntılar falan beni benden almıştı valla. Sonra eve kurduk tabii. Saatlerimizi, günlerimizi, aylarımızı yedik başında. Sadece yemek ve tuvalet molası verdiğimiz zamanlar oldu. Bilmeyip de gören "manyak mısın oolum, görüntü yok, bişi yok, grafik yok, nasıl oyun bu?" derdi. "Yaşayan bilir" der geçerdik.

Herkesin kendine özgü taktikleri, kendine özgü oyun tarzı, standartı vardı. Kimisi direkt takımı dünya takımı yapmaya çalışarak başlardı oyuna, büyük adamları almaya çalışırlardı. Kimisi geleceği düşündüğü için daha sakin davranır, adam satıp parayı biriktirirdi, kimisi ise iyice geleceğe yatırım yapıp genç yetenekleri alıp birer yıldız oyuncuya dönüştürürdü. Tabii oyunun en efsane yanı da herkesin bildiği, herkesin kesin aldığı 20 yaş altı ve birkaç sene içinde birer Maradona olacağı kesin olan oyunculardı. Nikiforenko, Tsigalko, Aghahowa gibi... Bunun dışında şu an aklıma gelen Taribo West, Babangida, Davids, Batistuta gibi adamlar da oyunun krallarıydı. Şu saydığım adamlardan en az 3'ü herkeste kesin bulunmalıydı, bulunmayanı dövüyorlardı nitekim.

Genç yetenekler dünya yıldızlarına dönüştükçe, varolan yıldızlar ise yaşlanıp iyi paralara satılıp kulübün finansal durumu iyice coştukça; gelsin şampiyonlar ligi şampiyonlukları, gitsin süper kupalar... Çekilsin restler, koyulsun tavırlar...

Hala oyunu indirebilirsiniz. Hatta yeni kadrolarla güncellenmiş halleri bulunmakta. Minik bir Google araştırmasıyla kısa sürede edinebilirsiniz. Afiyet olsun.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Biz eskiden... #15

Çocukluğumuzun belki en eğlenceli, ama en masraflı olan eğlencesi.. Torpillerden sonra en çok para yedirdiğimiz olaydı bu PlayStation hadisesi.

'Japon 3' ve türevleri...


Bisikletler, torpiller, tasolar ününü kaybetmeye yüz tutmuştu. Sürekli oynanan toplar ise asla öyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalmazdı. Gelişen teknolojiyle birlikte, topun da verdiği gazla paramızı PlayStation salonlarına az mı yedirdik? Winning Eleven denen, ki aslında onun adı "Japon"dur, bu mübarek oyun nelere şahit olmuştur. Winning Eleven 3 ve 4 başta olmak üzere, 2002, 5, 6 vs. diye devam eden Japon efsanesinin şanı, günümüze PES 2009 olarak yansımıştır. Ki o zamandan bu zamana hala dünyanın en çok beğenilen futbol oyunu olma başarısı, işte resimde gördüğünüz Japon 3 ile başlamıştır. Benim anlattıklarım da Japon 3 ve 4 eksenli olacaktır.

CD'yi takıp, oyunu açmaya koyulduğumuz andaki his, o akmaya başlayan efsane Japonca yazılar öyle bir huzur verirdi ki insana.. O hissi ayrıntılı olarak anlatabilen adam dövülmelidir, çünkü o haz anlatılmamalı, sadece yaşanmalıdır. Kanatlardan inilip, ortalanan her topun gol oluşu bize saçma gelmek ne kelime, bir dahi işi gelirdi. Kale direğinin dibine kadar inip, içeri kısa pas verildiğinde kalenin kesinlikle boş kalışı ve minik bir dokunuşla gol atabiliyor oluşumuz bize muazzam bir iç huzur yaşatırdı. Hele kaleci ileri çıktığında aşırtmayla atılan gollerin keyfine diyecek yoktu... Paslaşırken ve şut çekerken toptan çıkan davul sesi bizi hiç rahatsız etmezdi. Ki pastan çok şut çekilirdi bu oyunlarda.

Bugün nasıl FM efsaneleri konuşuluyorsa, bu oyunların da efsane adamları bulunmaktaydı elbette. En büyük efsane elbette ki oyunun her mevkiisinde tanrı rolüne bürünebilen Roberto Carlos idi. Oyunda öyle bir mantık vardı ki, hızlı adam herkesi geçip çok rahat goller atabiliyordu. Bu nedenle bu oyunda Carlos'un defansta oynatıldığı görülmemiştir. Ya sol açık, ya da forvettir, ki genelde pivot santrafor pozisyonu gayet makbuldür. Tabii yine Brezilyalı Ronaldo da oyunun en efsane forvetiydi, bu nedenle Brezilya'yı seçmek çoğu zaman yasak olurdu, çünkü forvetteki iki adamın da hızları 9'du, yani full'dü. Bir de AMF olarak Rivaldo ve bir başka efsane forvet Romario'yu hesaba kattığınızda, Brezilya'yı anca makineye karşı oynadığımızda alabiliyorduk. Bunun dışında Batistuta hızlı olmayan ama toplara ayı gibi vurabilen bir efsaneydi mesela. Henry, Babangida, Michael Owen diğer efsane forvetler arasındaydı. Şimdi aklıma gelmeyen de bir sürü adam vardı mutlaka. Orta sahada ise Rivaldo ve Okocha çok bombaydı ama bu oyunda orta sahanın pek bir işlevi olduğu söylenemez. Ya forvet ya defansta süper hızlı birer adamınız varsa, oyun sadece onların üzerinden dönerdi. Ama Davids kesinlikle es geçilemez. Toplara insanlık dışı vurabilen, gözlüklü ve ilginç saçlı efsane karakter.. Defansta ise en efsanesi yeşil saçlarıyla Taribo West'ti, ki kendisi aynı zamanda bir CM 01-02 efsanesidir. Kalecilerde ise Taffarel, tanıdığımız için efsaneydi, ama esas efsane tabii ki frikik de çekebilen Chilavert'ti. Frikik demişken, oyunda frikik çekmek ayrı bir sanat dalıydı. Mahallede frikileri süper çekebilenler olurdu, maçı izlerken frikik olduğunda "ben kullanıyım mı lan?" derlerdi.. Genelde de kullanırlardı ve gol olurdu.


Türkiye Milli Takımı'nı ilk bu oyunda tanıdığımız için de ayrı bir yeri var bu oyunun, kuşkusuz. Kalede Rüştü (Rüşato diye söylerdi spiker), defansta Bülent ve Alpay, solda kel Apdullah (Apdola), ortada Sergen, Okan gibi adamlar ve ilerde Hakan Şükür (Aram Şünih) ve Oktay (Okutai) gibi adamlar gözdelerimizdi elbette. Tabii bu oyunda isimler Japonca yazdığı için anca kendilerini tanıyorsak bilebilirdik kimin kim olduğu.. Türkiye dışında Nijerya, Arjantin, Fransa, İngiltere, Paraguay, Kamerun, Portekiz diğer efsane takımlardı. Özellikle Nijerya tabii. Uche, Okocha Ayrıca Hagi nedeniyle, Mutu'lu, Popescu'lu, Filipescu'lu Romanya da gözdelerdendi. Fransa ise Djorkaef, Zidane, Thuram, Deshcamps, Blanc, Barthez ve beyaz kafa Wiltord'lu çekici kadrosuyla popülerdi. Nuno Gomez, Rui Costa, Secratario (sekreteryo) de Portugal'ı seçme sebeplerimizdi.

Mahallece giderdik mahallenin plesteyşıncısına, dökerdik saatlik paraları, bu efsaneleri kapıştırırdık işte. Eminim yalnız değildik. Ödetine yapardık, cipsine, kolasına, tasosuna yapardık. İşin içine iddia girince mutlaka kavga çıkardı. Tabii oyunda azdırdığımız futbol libidosunu, gider mahallenin toprak arazisinde gecelere kadar top peşinde koşturarak sakinleştirirdik. Ki bu da şu yazıya tekabül ediyor. Zaman geçtikçe babalara birer tane aldırıp evlere yerleşmiştik. Turnuvaları, ölümüne maçları evlere taşımıştık. Plesteyşını olmayanlar boynu bükük kalırdı, ama elbet aramıza alır, onlara da kısa bir maç yaptırırdık.


8 Temmuz 2009 Çarşamba

Biz eskiden... #14

Sabah Taş Devri, Tom ve Jerry, Jetgiller.. Öğlen top, bisiklet, mahalle kavgaları, torpil patlamaları, atari partileri.. Akşam üzeri Kaygısızlar, Pokemon, Power Rangers, üzerine Sıdıka. Üstüne Bir Demet Tiyatro.. Gece vardiyasında elde kumanda, tetikte iki tutam kırmızı noktalı, yani terbiyesiz film...

Sıdıka
.

Gelmiş geçmiş en iyi Türk dizisidir benim için, açık ara. Sonradan yıllarca tekrar bölümleri yayınlandı ama, yeni bölümleri, hafta içi her gün bir başka efsanenin hemen ardından yayınlanırdı. Akşam üzeri 5-6 arası Power Rangers'la coşar, ardından ana haber bültenine kadar Sıdıka'ya kilitlenirdik.

Tabii dizinin esas güzelliğini, esprilerin tadını yıllar sonra tekrarından anlayabildim, çünkü yaşım çok küçüktü o zamanlar. Bu kadar düşük bütçe, bu kadar sadelikle bu kadar şirin ve güzel bir dizi yaratılabilmesi büyük iş. 4-5 kişilik ana elemanlar, 1 ev ile adamlar haftalarca kilitledi bizi ekranlara. Tabii yine dizinin, kitaptan diziye geçirme olduğunu sonradan öğrendim, ki okumadım ama kitabın çok daha nefis olduğunu iddia edenler var. Efsane giriş fragmanını aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.



Sıdıka vardı, dizinin ismini aldığı oyuncu. Hasibe Eren, şimdilerde daha çok Burhan'ın sözlüsü Makbule olarak bilinir. Saf, temiz kalpli ama zeki bir kızdı. Tuhaflıklarla dolu dizinin en az tuhaf olan karakteriydi. Her bölüm sonunda günlüğünü, doldurur, bize sesli sesli okurdu. Abisi Samim. Çoğu kişinin favori karakteri tabii. Ninja Samim. Yine çılgın ve komedi bir baba ve anormal bir anne. Tabii izlemeden tasvir mümkün değil, nitekim izlemeyen için hiçbir ifade etmeyecek bu yazıda, zaten bu diziye hiç bakmamış birini muhattap olarak dahi görmüyorum :)

- ay yani anne enteresansın sen de...
- sus bakayım... anneye enteresan denmez

Türk televizyon tarihinde çok önemli bir yeri vardır bu dizinin. O kadar samimi ve bizdendir ki, her an hayatımızdan birşeyler bulabilir, Sıkıda'nın babası için "aynı eniştem" diyebilir, yolda yürürken karşımızda bir Samim'e rastlayabiliriz.

" gir içeri, kır dizini, dön önüne
kız sıdıka
annen görür, baban duyar, dayak yersin
kız sıdıka "

Dizi hakkında hiçbir fikri olmayan veya olan ama tekrar hatırlamak isteyenlere YouTube'a "sıdıka" yazmak suretiyle, güzel bir surf'ü tavsiye ederim bu arada.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Biz eskiden... #17

Seriye nokta koyuyorum, bu son post. Bu kez tek bir şeyi ele alıp uzun uzadıya yazmıyorum. Komple bana çocukluğumu hatırlatan şeyleri birkaç kategori altında aklıma geldikçe yazdım. Haydi bakalım...

Televizyon

Hugo ve Tolga Abi
Süper Baba
Ruhsar
Jetgiller
Taş Devri
Power Rangers
Pokemon
Sıdıka
Tutti Frutti
Yalan Rüzgarı
Ayşecik
Televole
Kanal 6
H.B.B.
Cine 5

Oyunlar

Mahalle maçı
Boncuk atan tabanca
Sanal bebek
Saklambaç
İstop
Simiiiiittt
Dansa davet
Şişe çevirmece
Akşam ebesi
Köşe kapmaca
Paten
Bilye, meşe
Atari
Bisiklet
Japon 3-4
Crash
Tetris
Taso
Torpil, kızkaçıran
Action Man oyuncağı
Lego

Yiyecek içecek

Sulugöz
Yumiyim
Çitos, Panço
Patlayan şeker
Kolalı jelibon
Capri sun

Müzik

Kara biberim (Serdar Ortaç)
Yakalarsam muck muck (Tarkan)
Harun Kolçak (Gir Kanıma)
Benimle oynama (Burak Kut)
Onun arabası var (Mustafa Sandal)
Aboneyim (Yonca Evcimik)
Hey Corç versene borç (Hakan Peker)
Kandırdım (Kenan Doğulu)
Delikanlım (Yıldız Tilbe)
Ben sizin babanızım (Barbaros Hayrettin)
Kartel
"Oooo makarena"

Diğer

Mahalle kavgası
Işıklı ayakkabı
Zile basıp kaçmak
Jetonlu telefon kulübeleri
Kokulu silgi
Çim adam
Pamukla fasulye yetiştirme
Euro 96 sticklerları
Sporcu kartları
0.9 kalem ucu
Miço Dergisi
Seks dergileri

5 Ağustos 2008 Salı

Biz eskiden... #7

Yazı dizimizde, sırada Pikachu dizisi var, yani...

Pokémon


Dünya üzerinde Pokémon olgusunu Türkiye kadar ciddiye alan bir ülke daha yoktur heralde. Kendini Pikachu sanıp binanın tepesinden atan mı ararsınız, mahallece evde toplanıp çizgi filmleri izleyeni mi, yoksa taso için birbirine giren 15 kişilik grupları mı? Çizgi filmiyle, oyunlarıyla, tasolarıyla, fenomen olmuştur ülkemizde...

Yanlış hatırlamıyorsam önce çizgi filmleri karşılamıştı bizi. Yine yanlış hatırlamıyorsam ilk ATV'de yayınlanmıştı, Kanal D de olabilir. Hafta içi hergün veriliyordu ve merakla izliyorduk. Ash, Misty ve Brock üçlü kanka tayfası güçlerini birleştirip Jessie, James ikilisi başta olmak üzere, düşmanlarına karşı göğüslerini süper ediyorlardı. Jessie, James ikilisinin bir de Meowth (Miyav) diye bildiğimiz bir yardımcı yaratıkları vardı. İnsan olanların içlerinde en popüleri Ash'ti. Pikachu gibi çizgi filmin en popüler karakterine sahipti. Pikachu hem güçlü, hem şirindi ve son çare olarak düşünüldüğünden fazla savaşmazdı. En fazla hayranı olarak yaratıktı. Hatta Pokémon'a çoğu kişi Pokémon değil, Pikachu derdi.

Tabii her yaratığın evrim geçirmiş halleri, yani o zamanın tabiriyle "gelişmişi" vardı. Pikachu'ninki Raichu'ydu mesela. Ama pek izleyemedik kendisini. Birkaç tanesi hariç, genelde Pokitop'ların içinde olurdu yaratıklar. Sahipleri kimi seçtiyse ismini haykırarak "Seni seçtim Çarmendııııırrrr" diye pokitopu fırlatırdı ve yine verilen komutlarla, güçlerini kullanarak savaşmaya başlardı yaratık.

Bunun dışında diğer popüler yaratıklar ise hatırladığım kadarıyla; Bulbasaur (Balbazar), Charmander (Çarmendır), Squirtle (Sikörtıl), Sydek (Saydek)... Diye uzar. Sonra aklıma kazınan diğer yaratıklar; Bulbasaur'un gelişmişleri Ivysaur ve Venesaur, Charmander'ın en gelişmişi Charizard, dev Snorlax, Jigglypuff ve herkesi öpen Jynx. Daha hatırladığım çok karakter var ama hepsini tek tek buraya yazacak değilim tabii.

Ve geldik işin en cıfcıflı bölümüne.. Taso efsanesi. Bizim oralarda efsaneydi taso olayı. Taso biriktirmek için cips almaktan karnımız ağrırdı. Paramız gittiği için başkasına vermeye de gönlümüz elvermezdi, alır kendimiz zar zor yerdik. Tabii esas olay oynayarak ve birbirini üterek (bizim orda 'yutmak' deniyordu gerçi) karşındakinin tasolarını almaktı. Yere iki taraf da eşit miktarda üst üste koyardı yuvarlak tasoları. Bir tane eldeş olurdu. Onla yerlekilere istediğin şekilde vurur, resimli tarafını çevirmeye çalışırdık. Çevirdiklerimizi alırdık. Bir çeviren bir daha atardı. Oyuna başlamadan önce yapılan "res mi, tas mı?" bulmacası ise işin en heyecanlı tarafıydı. Bilen ilk atacaktı çünkü. Özellikle yerde 10 tane falan taso varsa iş resmiyete dökülür, nedense şahitler olurdu etrafta... Kimilerinin 200-300 tane tasosu olurdu ütmekten. Millet torbalarda taşırdı. İş mahalle maçları gibi, karşı mahallelerdeki çocuklarla oynamaya kadar giderdi...

Filmi, PS ve PC oyunları, kartları falan da çıktı daha sonra. Tabii orjinal çizgi filmi ve tasosu kadar zevk vermedi hiçbiri. Bunun modası geçmeye başlayınca herşeyde olduğu gibi özentiler boy gösterdi. Digimon, Megamon gibi şeyler çıktı... Hiçbirinin yüzüne bile bakmadık. Pokémon efsanedir, unutulmaz. Saygısızlık etmedik.

"Seni seçtim Pikaçuuuuuuu!!!"

* * *

Biz Eskiden... Arşiv: #6 | #5 | #4 | #3 | #2 | #1

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Biz eskiden... #8

Ataride ilerlemeli ve sürükleyici savaş oyunları oynardık...

Contra


Efsane atarinin en efsane 2. oyunudur bence. Birinci tabii ki Mario. Rambo diye de bilinirdi o zamanlar. Çok uğraştırırdı, gerçekten bitirmek çok zordu.

Oyunun ana menüsü ve ilk başlangıç karesi yukarıda gördüğünüz resimlerdedir. Böyle bir ortamda başlar, elimizdeki silahlarla ilerlerdik. Baya bir silah türü vardı hatırladığım kadarıyla. Yakın menzilli alev püskürten silah, tek tek atan ama mermileri etkili olan silah, gibi değişik çeşitler vardı. En iyisi ve etkilisi ise açılı şekilde atan, aşağı yukarı herkese ulaşan silahtı.

İlerde çok değişik mekanlarda savaşırdık. İlerledikçe çok tuhaf mekanlar çıkardı. Hangarlar, korkunç mağaralar, karanlık yerler, ufak odalar vs... Şimdi düşündükçe çok saçma gelen, ama o zamanlar başına kilitleyen final oyunları olurdu. Dev mekanizmaları veya tuhaf şeyleri ateş ederek infilak ettirmeye falan çalışırdık.

Atarimizin 2 kolu da çalışıyorsa (ki nedense çoğu zaman ikisi bir arada sağlam olmazdı bizde) 2 kişilik açar ve vahşi düşmanlarımızı el ele vererek bertaraf etmeye çalışırdık. En zevklisi de buydu nitekim. Adam paylaşımı, organizasyon falan hikayeydi tabii. İki taraf da iman gücüyle saldırırdı.

Anlatacak çok fazla ayrıntı da yok zaten bununla ilgili. Zamanın Counter'ı işte. Oynayan bilir diyorum ve kapatıyorum.

* * *

Biz Eskiden... Arşiv: #7 | #6 | #5 | #4 | #3 | #2 | #1

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Biz eskiden... #1

Benim kuşağım için eskiden televizyonlarda hangi programları, dizileri izlerdik; neler oynardık vs. gibi şeyleri anlatmaya çalışacağım bu yazı dizisinde. Çocukluğumu müthiş yaşadığımı düşünen biri olarak uzun bir dizi olacağını düşünüyorum. Fred Çakmaştaş'lar, Temel Reis'ler, Pikachu'lar, Ken'ler, Ryu'lar, Blanka'lar havada uçuşacaktır muhtemelen...

Yaşı benim civarımda (17-23 arası falan) olanlarla muhtemelen en azından bir tane ortak noktamız bulunacaktır bu yazılardan birinde. Benim yaş da 19 bu arada. İlk konuğum Power Rangers olacak.

Power Rangers


Power Rangers'ı bilmeyen yoktur. Beyaz rencır, siyah rencır, kırmızı rencir, sarı rencır diye heyecanlanırdık. Pembe rencır gibi hatunlar kişilerle diğer kahramanların arasında yaşanan aşk olaylarını merakla takip ederdik. Beraber el ele verip oluşturdukları dev robotu hayranlıkla izler, Goldar ve diğer düşmanlarını alt etmelerini dört gözle beklerdik.

Bütün ranger'ların isimlerini, özelliklerini tek tek ezbere almıştım çok iyi hatırlıyorum. Hatta kaliteli malzemeden pahalı oyuncakları satılıyordu, güç bela onlardan da aldırmıştım babama. Bugünün parasıyla tanesi 15-20 ytl'lik şekilde karakterler tek tek satılıyordu. İlk siyah, sonra sarı ranger'ı almıştım. Dövüştürüyordum falan aman aman... Tabii böyle topluca, 20-30 parçalık çok pahalı olanları da vardı ama onları hiçbir zaman aldıramamıştım. Hakikaten pahalıydı.

Daha sonra filmi çıktı, izlemeye götürdük babaları. Oyunları çıktı elimizden geldiğinde oynadık. Yeni versiyonları çıktı, ranger'lar kalabalıklaşıp 10 kişi falan oldular vs. Ama hiçbirinde o hafta içi hergün Sıdıka'dan önce izlediğimiz diziden aldığımız keyfi bulamadık malesef.

* * *

Bir dahaki sefere Fred Çakmaktaşlar olarak bilinen, Taş Devri diye ekranlarımıza gelen Flinstones'dan bahsederim heralde.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Biz eskiden... #10

Sadece eski çağın anlatıldığı çizgi filmleri değil (Taş Devri), aynı zamanda 150 yıl sonraki teknolojinin olduğu çağın çizgi filmini de izlerdik.

Jetgiller (The Jetsons)


Jetgiller, zamanın en gözde çizgi filmlerindendi. Zaten o zamanlar Top 5 çizgi film listesi Taş Devri, Jetgiller, Tom ve Jerry, Road Runner, Tazmanya şeklindeydi. En azından benim için... Şirinler falan biraz daha sonranın gündemiydi sanırım.

Çizgi filmde anca 2250 yılında falan olabilecek inanılmaz bir teknoloji vardı. Uzay çağı olayları. Zaten olay Satürn'de geçiyordu yanlış hatırlamıyorsam. Jetsons ailesini konu alıyordu. Aynı Çakmaktaşlar gibi onların da bir hayatı, düzeni ve arkadaşları vardı. Zaten Jetsons'ın Türkçe'de Jetgiller'e çevrilmesi de bir çeviri efsanesidir. Neyse heheh.

Jetgiller ailesi, baba George, anne Jane, küçük erkek çocuk Elroy ve genç abla Judy'den oluşuyordu. Köpekleri de vardı ama adını hatırlamıyorum. Bir de üstün yetenekli robotları Rosie. Tabii öyle bir robot ki; her işe karışır, sürekli başını belaya sokar, duygusaldır bir de, sırf problem. Sözde problem çözücü olacak. Çizgi filmde herkes her yere, uçan uzay araçlarıyla gidip geliyorlardı. Evlerde ve işlerde inanılmaz teknolojiler vardı. Mesela gece yatmadan önce yatağın ayarlarından hangi rüyayı göreceklerini ayarlayabiliyorlardı. Yemek, temizlik, telefon, televizyon gibi olaylar inanılmaz teknolojiyle işliyordu genelde. Çizgi filmin en ilgi çeken yanı da bunlardı zaten. Havada direklerin üzerinde duran evler, istediğin anda şıp diye seni istediğin yere götüren yürüyen bantlar, hap şeklindeki yemekler, 2 saniyede saçı istenilen şekle ve renge sokan aletler vs..

Aşağıdaki videoda, Türkçe bölümlerden birinden 6 dakikalık bir sahne var...



Aslında dikkatli izlendiğinde Taş Devri ile Jetgiller arasında büyük bir bağ kurabilirsiniz. Olayları ve karakterleri bir inceleyin, George Jetgil denilen adam bariz şekilde Fred Çakmaktaş'ın asırlarca zaman sonraki halidir. Judy de Wilma'nın ta kendisi... Zaten bir bölümde de Çakmaktaşlar ile Jetgiller zaman yolculuğunda karşılaşıyorlardı hatırlarsanız.

Ayrıca, IMDB'ye göre 2009 yılında bir filmi girecekmiş vizyona. Takipçisiyiz.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Absolut Vodka



*Daha da kocaman halini görmek için resmin üzerine tıkla


* * *

Bu gece 11 civarı "Biz eskiden.." serisine, Kırmızı Noktalı Filmler, Tutti Frutti ve Türevleri ile ilgili uzun bir yazı koyacağım. Ama onun dışında bugün başka yazı yok. Beni izlemeye devam edin...

24 Temmuz 2008 Perşembe

Biz eskiden... #2

İlkini Power Rangers'dan bahsederek yazdığım yazı dizisinin ikinci ayağına hoşgeldiniz. Bu bölümde dönemin çoğu çocuğunun "Çakmaktaş" olarak hatırladığı çizgi film olan Flinstones (Taş Devri) hakkında birşeyler karalamayı düşünüyorum, hatırladığım kadarıyls tabii.

Taş Devri


Bu kadar klişe bir isimle karşımızda olan bu çizgi filme hepimiz hastaydık. Fred Çakmaktaş'ın hiç uzamayan pis sakallarına, Barney'le olan dostluklarına, aile yaşantılarına, kullandıkları alet edevatlara hasta olurduk. Keşke bizim de Dino gibi bir ev hayvanımız olsa diye iç geçirirdik.

Genelde Power Rangers gibi yayınlandığı belli bir günü saati var mıydı, tam hatırlamıyorum ama genelde her sabah ve öğlen saatlerinde olurdu, saat ve günleri ezberler, merakla ve zevkle izlerdik. Karıları Wilma ve Betty de en az Fred ile Barney kadar iyi arkadaşlardı. Sakar Fred'in bir de eşşek gibi güçlü ufacık bir veledi vardı; BamBam. Arabaları falan kaldırırdı havalara. Fred ve Barney'nin en sevdikleri spor da bowling'ti yanılmıyorsam. Ev eşyalarının hepsi tuhaftı ve çok ilgimizi çekerdi. Fili ve hortumunu çeşme olarak kullanmamaları düşünülemezdi bir kere. Karıncayiyeni de elektrik süpürgesi niyetine kullanırlardı. Bir de patronları vardı gıcık, sürekli sorun yaşarlardı. Hep kovulma noktasına gelirlerdi ama sürekli iş tatlıya bağlanırdı. İkili, aralarında ve karıları da aralarında kavga ederlerdi ara ara ama onlar da hemencecik hallolurdu.

Her çizgi filmin sonunda olduğu gibi bunun da sonu yine tatlıya bağlanarak biterdi ama yine de "acaba nasıl tatlıya bağlanacak?" diye izlerdik merakla. Şimdilerde ise uzayan herşeyin tadının kaçtığı gibi, bazı kanallarda arada bir denk geliyorum, yeni farklı bölümleri yayınlanıyor. Ama tabii ki de eski tadı alamıyorsunuz. Tıpkı eski Tom ve Jerry'den aldığımız tadı yenilerden alamadığımız gibi.

Bir ara filmi de yapılmıştı diye hatırlıyorum ama işkembeden atıyor da olabilirim.