8 Mart 2014 Cumartesi

Vecize #25



 George Bush, her gün Tanrı'yla konuştuğunu söylerdi ve Hristiyanlar onu bu yüzden çok takdir ederdi. Eğer Bush, Tanrı'yla saç kurutma makinesi aracılığıyla konuştuğunu söyleseydi, muhtemelen onun deli olduğunu düşünürlerdi. Olaya küçücük bir aletin eklenmesi bunu nasıl daha da saçma yapar, anlamış değilim. 


- Sam Harris 

7 Mart 2014 Cuma

Ölüm kalımlı haftalara girerken.. #2


Geçtiğimiz hafta Galatasaray'ın yine deplasmanda kazanamayıp, puan farkının 6'ya çıkmasıyla zirvedeki hararet biraz olsun azaldı ve bu hafta daha az futbol konuşulmasına sebep oldu. Bu sırada Beşiktaş da puan kaybettiği için Fenerbahçe için müthiş kârlı bir haftayı geride bırakmış olduk. Yine de önümüzde çok zorlu 11 hafta olduğu düşünülürse; ne Galatasaray için her şey bitti, ne de Fenerbahçe için şampiyonluk garanti. Ancak Beşiktaş'ın biraz direnci kırılmış olabilir.

Fenerbahçe zorlu Trabzon deplasmanına gidiyor ama "zorlu" kelimesi sadece eski günlerden kalma bir ağız alışkanlığı. Trabzon rezalet futbol oynuyor. Hiç bir planları yok ve ne yaptıklarını dahi bilmiyorlar. Onun dışında yine iki takım arasındaki rekabet kızıştırılmaya başlandı ve gergin geçen Fener-Trabzon maçlarında kalite farkından dolayı kazanan hep Fenerbahçe oluyor. Ayrıca maçın hakemi de Bülent Yıldırım, bu iki takım arasındaki 5 maçı yönetmiş ve tamamını Fenerbahçe kazanmış. Yani Fenerbahçe, Trabzonspor ile karşılaşmak isteyebileceği en iyi şartlarda karşılaşacak. Bu da onlar için büyük bir şans.

Galatasaray ise Rize deplasmanında, son dakikalarda yediği penaltı golü yüzünden aldığı şok beraberlikle baya sarsıldı. Puan farkını 4'te koruyup, Cumartesi günü de Arena'da Akhisar'ı yenerek Fenerbahçe'yi Pazartesi günü Trabzon'a 1 puan farkla göndermek gibi müthiş bir fırsatı elinin tersiyle itti. Bu hafta da ligin flaş ekibi Akhisar ile oynayacak. Kendi sahasındaki kazanma başarısı malum ama Akhisar da ligin en iyi top oynayan ve istediği sonuçları da alan bir kaç takımından biri. Keyifli bir maç olacaktır.

Beşiktaş ise Pazar akşamı kendi sahasında Eskişehir ile oynayacak. Eskişehir ligin güçlü takımlarından ama bu sezon istedikleri ritmi tutturamadılar. Ayrıca geçen hafta yine kendi sahasında oynadığı maçta Antalyaspor'la yenişemeyen Beşiktaş için tekrar kendi sahasında oynamak en azından bu riskli dönemde bir fırsat. Çünkü Beşiktaş'ın olası bir puan kaybında daha zirveden hem puan, hem zihinsel olarak kopması söz konusu.

6 Mart 2014 Perşembe

Homofobizme karşı omuz omuza!


Bir zamanlar benim de çok tuttuğum bir hatundu Michelle Rodriguez. İlk olarak Lost'taki erkeksi ama aynı zamanda çekici hatun rolüyle (Ana Lucia Cortez) gönlümü fethetmişti. Ki Lost dizisindeki rolü sayesinde 2 ayrı ödül almışlığı da var. O zamanlar da bir şeyler yazmıştım hakkında (vay be, 6 sene olmuş). Tabii Lost'un öncesinde ve sonrasında da Girl fight, Machete, SWAT, Fast and Furious serisi başta olmak üzere bir sürü filmde rol aldı.

Kendisi, biseksüel olduğunu çok önceden açıklamıştı ama ilk resmi lezbiyen ilişkisini de henüz 15-20 gün kadar önce doğruladı. Zaten vücudunun kadın, suratının ve davranışlarının erkek gibi olmasından az çok tahmin edilebilirdi! Yeni manitası süpermodel Cara Delevingne. Ağzının tadını da biliyor namussuz!

Cara Delevingne

Ve son olarak da çift çocuk sahibi olmaya karar veriyorlar, fakat gel gör ki Cara'nın ailesi çocuğa da, bu ilişkiye de hiç sıcak bakmıyormuş. Sıcak bakmamak şöyle dursun, sürekli de bunu medyaya taşıyıp ilişkiyi onaylamadıklarını söylüyorlarmış. Daha önce de NBA maçında verdikleri fazla samimi pozlar ve arabada sevişme skandalından sonra Cara'nın ailesinin medyaya haykırışları yankılanmıştı. Ayıp ayıp. Bırakın kızlar istedikleri gibi oynasınlar. Böyle geri kafalılık da olmaz canım. Nerede kaldı hoşgörü, nerede kaldı batılılık.. 

Dedikodu köşemizin de bu haftalık sonuna geldik.

Sanatsal Sapık #31

5 Mart 2014 Çarşamba

Korkulu, gerilimli dizi


Tavsiye bir diziden bahsetmek istiyorum kısaca. Kardeşimin önerisiyle izlemeyi denedim geçen sene. Zaten ben izlemeye başladığımda 10 bölümlük ilk sezon bitmişti. Gayet sürükleyici ve ilgi çekici bir dizi olduğu için de bir kaç günde bitirdim 10 bölümü.

Bates Motel, babanın öldüğü bir ailede anne ile oğulun, kırsala yakın bir yerde bir motel satın alıp onu işletmeye başlamasını konu alıyor. Sonra bu ikilinin başına gelenler, sosyal yaşamdaki ilişkileriyle falan harmanlanmış ama başlarına çok olağan şeyler gelmiyor tabii. İşler baya karışıyor haliyle. Son derece kaliteli, kesinlikle sıkmayan, sürükleyici ve hep sonrasını merak ettiren bir dizi. Film değil ama dizi konusunda çok seçici olan beni hemen yakalamayı başardı. Piyasada pek olmayan türde bir dizi. Şiddetle tavsiye ediyorum.

Dizinin 2. sezonu da dün itibariyle başladı. İlk bölüm yine gayet güzel ve sürükleyiciydi. Bu sezon da 10 bölüm sürecekmiş. İlk sezonki çizgisini kaybetmezse harika olur. Haydi bakalım.

Biricik Bardo


Bilenler çoğunluktadır ama bilmeyenler için kısaca tanıtalım.. Yukarıdaki hanımefendi Şener Şen'in Neşeli Günler filminde tıraş bıçağı satmaya çalıştığı efsane sahnede saydığı ünlülerin arasında adı geçen "Biricik Bardo" yani Brigette (Bridget) Bardot. 1934 Paris doğumlu, hala yaşıyor. Bugünki hali ise şu şekilde.

4 Mart 2014 Salı

Jennifer Lawrance benimdir, topukları sizindir!


Görüyorum ki herkes Jennifer Lawrance dilosu olmuş. Özellikle American Hustle filmi ve Oscar töreninde verdiği şirin ve aktif karelerden sonra iyice artan bir Jennifer Lawrance hayranlığı görüyorum piyasada. Ve bu beni oldukça rahatsız ediyor. Aşık olan mı ararsın, "abi müthiş oyuncu yaa"cıları mı ararsın, "daha 23 yaşında olmasına rağmen.." ile başlayan potansiyel yetenek öngörü aynştaynları mı ararsın, fanboy olan mı ararsın.. Her yer J-Law (bu kısaltmayı da şimdi ben buldum, sahiplenmeyin) hayranı dolmuş. Buraya kadar pek sorun yok da.. Peki bu beni neden rahatsız ediyor?

Çünkü arkadaşlar, blogumun eski takipçileri anımsayacaktır ki; kimse Jennifer Lawrance adını bile bilmezken, 17 yaşında rol aldığı The Poker House filminde hatunu ilk keşfeden bendim. Evet. Jennifer'ı Türkiye'de ilk keşfeden adan Çağlar Yıldız'dır. Hal böyle olunca da, 23 yaşındaki geleceğin yıldız aktristini keşfetmiş gibi davranan veya "hastayım bu hatuna yaa" tribindekiler beni kıskançlık krizlerine sokuyor. Neyse sadede gelelim:

Sıcak bir yaz akşamı, tarih 30 Temmuz 2009, günlerden Perşembe. Saat gece 11 buçuk suları. Çağlar Yıldız's bloga bir yazı düşer. Yazının ikinci paragrafına dikkat! Buradan buyrunuz...

Ayrıca kendisi şimdilik oyunculuğunun zirvesine bence Silver Linings Playbook'ta ulaşmıştır. Haydi eyvallah.

3 Mart 2014 Pazartesi

Selfie


Bu da The Walking Dead selfie.

Sports #68

2 Mart 2014 Pazar

"Hasretinden prangalar eskittim"


Şu diziyi izlemiş olup da özlemeyen var mı? Yoktur. Yayından kaldırılmasının mantığını anlayabilen var mı? Yoktur. Bu diziyi izleyip de şu hanım kızımıza (Mary Jo Cacciatore) hayran olmamış olan var mı? Yoktur. Thad Castle'ı hayranlıkla izlemeyen var mı? Yoktur.  Yalnız hanım kızımız (Frankie Shaw) demişken, kendisi bu dizi dışında hiç bir yerde bu kadar çekici ve kışkırtıcı değil, o da ayrı bir mevzu. Oluyor böyle şeyler. Bir filmde hatunun birine hasta olunur, başka filmleri izlenir ve hatunun o kadar iyi olmadığı fark edilir. Çok takılmamak lazım. Ben diziyi özleyince buraya saçmalayayım dedim. Yav tamam Mary'i de biraz özledim tamam. Yalnız nefis diziydi be.

Ayrıca Blue Mountain State, bence şimdiye kadar yapılmış en nefis dizi intro'suna sahiptir. İnkar eden götoştur.

Tiffany's


1961 yapımı Breakfast at Tiffany's filminin setinden Audrey Hepburn, bir elinde içeceği, diğer elinde sigarasıyla kameralara poz veriyor. "Eskiden kadınlar daha güzelmiş yaa" falan demeyceğim tabii ki ama eski zamanların güzel kadınlarının suratlarında bugünden çok farklı naiflik ve çekicilikte bir ifade var sanki.

Drogba sorunsalı


Drogba, futbol tarihinin görmüş olduğu en büyük santraforlardan biri. Hatta ne kadar komple bir hücum oyuncusu olduğu düşünüldüğünde, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir yetenek. Sırtı dönük hücum, top tutma, top dağıtma, gol pası verme, top sürme, topsuz oyun, alan yaratma, çalım, yaratıcılık, gol vuruşu, sağ ayak, sol ayak, kafa topu.. 4-5 ayrı top class santraforun birleşiminden oluşan, insan üstü bir güç. Tabii bu bahsettiklerim Drogba'nın Londra zamanlarından, prime dönemindeki süper güçleriydi. Galatasaray'a geldiğinde ise hepsinden azar azar faydalanma şansımız oldu. Bu azar azar faydalanma döneminde bile Drogba'nın ne kadar fark yaratabildiğine defalarca şahit olduk.

Hepsinin ötesinde, 35 yaşına gelip de kazanmadığı para, kupa ve ödül kalmamış olan bir adamın, sıradan bir lig olan Türkiye'de ne hırsla ve ciddiyetle oynadığına şahit olduk. Egolardan uzak, herkesle müthiş anlaşan, attığı ve hatta attırdığı her golden sonra sanki ilk golüymüş gibi sevinen rüya gibi bir adam. Ben dahil bir çok Galatasaray taraftarına da uzunca bir süre rüya gibi gelmişti Drogba'nın Galatasaray'da oynuyor olması. Hala da öyle aslında ama uzun süredir çok kötü ve geldiği ilk dönemin aksine ciddiyetten uzak oynuyor olması bu konuda biraz keyifleri kaçırmış durumda.

Bu sezonun başında biraz düşmeye başladığı hissedilen performansı, ikinci devreyle birlikte dip yapmış durumda. Dahası eski iştahından da uzak ve biraz salmışlık seziliyor Drogba'da. Her maçın başında arkadaşlarına yarım saat bir şeyler anlatıyor, toplayıp konuşma yapıyor ama kendisi maçta yapması gereken neredeyse hiç bir şeyi yapmıyor. Bu konuda "aklı Chelsea maçlarında" tezleri ilk Chelsea maçından sonra çürüdü. "Sözleşme yenilenmediği için oynamıyor" düşüncesine ise ben katiyen katılmıyorum. Drogba'nın o düşüncede bir adam olmadığını bence geride kalan bir senede az çok anladık. Benim bu konuda pek karışık senaryolarım yok açıkçası. Kariyerinin sonuna geldiğini biliyor ve bence bunun düşüşünü yaşıyor. Gerek yaştan dolayı fiziksel olarak geçen seneki gücünde olmaması ve istediği halde pek istediklerini yapamaması, gerekse gözündeki ışığın yavaş yavaş sönmesi bence bunu gösteriyor. Kendisinin de çok fazla kontrat yenileme heveslisi olmadığını düşünüyorum, ki gayet normal. Galatasaray'ın da yeni kontrat önereceğini düşünmüyorum.


Galatasaray yönetiminin ise şimdiden onun yerini dolduracak santrafor arayışlarına girmesi gerektiği yadsınamaz bir gerçek. Sadece yıldız bir santrafor alınması yetmez, Drogba'nın tarzına benzeyen tarzda bir santrafor alınmak zorunda. Çünkü Drogba'yı çıkardığın zaman Galatasaray'da en büyük eksik, ileride top tutma ve sırtı dönük oynama. Bunu kötü oynadığı Chelsea maçında bile iyi yaptı Drogba. O çıktıktan sonra top neredeyse hiç ileriye bile taşıyamadı Galatasaray. Sadece iyi forvet olmak, baskı yapmak ve gol atmak yetmiyor. Burak-Umut ikilisi sahada olduğunda istenenilen verimin alınamamasının sebebi de bu. Olay belli; Hem top tutup sırtı dönük oynayabilen ve çevresine topu dağıtabilen, hem de hava toplarını indirebilecek bir santrafor. Galatasaray'ın peşinde olması gereken tarif tam olarak bu. Dzeko, Kiessling, Michu, Gabbiadini... Balotelli tam öyle bir santrafor sayılmaz ama o özellikleri de var. Zaten onun alınma ihtimali varsa tüm tariflerden anında vazgeçilebilir.

Neyse, tüm bunların yanında sezon devam ediyor ve daha üç kulvarda oynanacak bir sürü maç var. Eğer Drogba'yı da biraz tanıyorsam, buraya veda etmeden önce de finale son bir numara saklıyordur. Ve vedası böyle suskun olmayacaktır.

Gençlerin tatilde sırayla öldüğü Amerikan filmleri


Dün gece 2009 yapımı Triangle'ı izledim. Filmin başlarında 5-6 gencin tekneyle tura katılacaklarını gördüğümde, filmin türünün de gerilim olduğunu bildiğim için tam bir "gençlerin hep birlikte tatile gittiği ve herkesin sırayla öldüğü" basit bir klişe olacağını düşünmüştüm. Yine de temel olarak o klişeyi ele alan ama filmin devamında olaya bambaşka bir bakış açısı getiren bir yapım olmuş. Film boyunca en azından bir kaç kere "hassiktir" dedirtiyor, mindfuck'ın kıyısından döndürüyor. Bir gerilim/korku filminde eğer senaryo adama böyle kafa yorduruyorsa, o yapımları korumak, kollamak gerek diye düşünüyorum. Nitekim bunlardan piyasada pek fazla yok.

Bu kadar işlerin karıştığı, loop'ların birbiri ardına geçtiği bir senaryoda ise ufak mantık hataları görmezden gelinebilir. Zaten onlar olmasa ve sonu da filmin özgünlüğüyle aynı klaslıkta bağlanabilse efsaneler arasında yerini alabilirmiş. Ama bu şekilde de sıkılmadan izlenebilir, 10 üzerinden en azından 7'lik bir film olmayı hak ediyor.

1 Mart 2014 Cumartesi

Drug Dealer, Stripper, Virgin, Runaway


Amerikalıların "popcorn" dedikleri çıtır çerez kıvamında ve fazla bir şey beklemeden izlenmesi gereken filmlerin kötüsü hiç çekilmezken, iyi müthiş tat bırakabiliyor damakta. We're The Millers için de tek kelimeyle bayıldığım bir eğlencelik film diyebilirim. Zaten konusu baştan müthiş ilgi çekici. Film işleyişindeki bazı klişeler ve tahmin edilebilir son dışında sıkılmama garantili bir film olmuş.

Ayrıca Dünyanın en zengin aktristleri yazımda da bahsettiğim, 45 yaşında olduğuna inandırmak için 45 şahit gerektiren Jennifer Aniston'dan ara ara solo şovlar görmemiz de akılda kalan detaylardan biri oluyor.

Çiçekçi Kız


Amerikalılar'ın "roadside flowers" dediği olay. Bizdeki gibi kırmızı ışıkta zorla çiçek satmaya çalışan roman hanımlardan biraz farklı tabii. Yer Oklohama, sene 1973.

Tarihten anı ve fotoğraflara devam ediyoruz..